Duran Çetin iki öykü kitabına daha imza attı: ‘Büyük Ödül’ ve ‘Balkondaki Adam’

11/10/2009 · Kategori: Haber/İzlenim




Duran Çetin iki öykü kitabına daha imza attı: ‘Büyük Ödül’ ve ‘Balkondaki Adam’

Duran Çetin’den yeni kitaplar

 

 

2000 yılında yayınlanan “Bir Kucak Sevgi” ve “Güller Solmasın” isimli öykü kitaplarıyla edebiyat dünyasına yelken açan yazar Duran Çetin, şimdi de Beka Yayınları’ndan çıkan Büyük Ödül ve Balkondaki Adam kitaplarıyla okuyucusunun karşısına çıktı.

 

Sekiz öykü kitabı ve dört romanı ile velut bir yazar olduğunu ortaya koyan Duran Çetin’in Büyük Ödül ve Balkondaki Adam ismini verdiği kitapları beka Yayınları’ndan çıktı.

Her kesimden insanımızın dertlerini, kültür ve yaşam biçimlerini işleyerek, okuyucuyla bütünleştirme düşüncesiyle öykü ve romanlarını yazmaya ve yayımlamaya devam eden yazar Duran Çetin, hayatı her yönüyle yansıttığı eserlerinde Anadolu’nun sıcacık sesi olma yolundaki çabalarını sürdürüyor.

Her şeyden önce bu toplumun bireyi olarak yaşadığı sancıları ya da gülüşleri hikâye diliyle paylaşmayı sevdiğini dile getiren Duran Çetin, “Maksadım faydalı olmak. Öykü ve romanlarımla yapabileceğim şeyi yerine getirmiş olmanın, söylemenin keyfini yaşıyorum” dedi.

İYİ İNSANA İŞARETLER

Hikaye ve romanlarını  İyi İnsan” olma üzerine kurgulayan Çetin, iyi insanın nasıl yetişmesi gerektiğinden insanın topluma kazandırılmasına, eğitim ve öğretim konularından insanımızın gündelik haytalarında karşılaştıkları olaylara kadar insani değerleri  roman ve hikâyelerinde işliyor. Büyük Ödül ve Balkondaki Adam’da da Çetin, çocuk ve gençlere, iyi insan olmanın ipuçlarını veriyor. Kültürel yozlaşma ve ahlaki bozulmanın toplumu sürüklediği yokluk uçurumundan kurtarma adına neler yapılabileceğini öykü tadında ortaya koyuyor.

        DURAN ÇETİN KİMDİR?

Konya’ya bağlı Çumra ilçesinin Apasaraycık köyünde 1964 yılında doğan Duran Çetin, ilk ve orta öğrenimini Çumra’da tamamladı. Üniversite öğrenimini Konya’da tamamlayan Çetin, 1986 yılında başladığı öğretmenliğe hâlen Konya’da devam ediyor.

Yazı ve öyküleri, edebistan.com, Edebiyat Ufku ve kırkikindi gibi internet siteleri, Yedi İklim, Hece, Dergah, Berceste ve Ay Vakti gibi değişik dergilerde yer alan  Duran Çetin’in Büyük Ödül ve Balkondaki Adam isimli öykü kitapları 11. ve 12. kitapları olarak okuyucuyla buluştu. Yayımlanmış sekiz öykü kitaplarının dışında, Bir Adım Ötesi (2002), Yolun Sonu (2004), Portakal Kızım (2005), Toprak Gönüller (2008) adlı romanları bulunmaktadır.

 

Yazarın yayımlanmış eserleri:

01. Bir Kucak Sevgi, (Öykü, 2000), Beka Yayınları, İstanbul  (4. Baskı, 2009)

02. Güller Solmasın, (Öykü, 2000), Beka Yayınları, İstanbul   (2. Baskı, 2009)

04. Kırmızı Kardelenler, (Öykü, 2003), Beka Yayınları, İstanbul  (3. Baskı, 2009)

05. Yolun Sonu,  (Roman, 2004), Beka Yayınları, İstanbul  (2. Baskı,2009)

06. Portakal Kızım, (Roman, 2005), Beka Yayınları, İstanbul  (2. Baskı2009)

07. Sana Bir Müjdem Var, (Öykü,2006), Beka Yayınları, İstanbul  (3. Baskı, 2009)

08. Gözlerdeki Mutluluk, (Öykü, 2007), Beka Yayınları, İstanbul  (2. Baskı, 2009)

09. Toprak Gönüllüler, (Roman, 2008),Beka Yayınları, İstanbul

10. Minik Göl, (Öykü, 2009), Koski, Konya

11. Büyük Ödül, (Öykü, 2009), Beka Yayınları, İstanbul (2. Baskı, 2009)

12. Balkondaki Adam, (Öykü, 2009), Beka Yayınları, İstanbul

 

www.durancetin.com   Email: durancetin@hotmail.com

           

Beka Yayınları

0212 5125166

0212 5124543

8. İzmir Türkçe Günleri

23/9/2009 · Kategori: Haber/İzlenim

8. İzmir Türkçe Günleri

77. Dil Bayramı

26 Eylül 2009 Cumartesi

14-16 Ekim 2009

 

Düzenleyenler: Konak Belediyesi, Dil Derneği

Ana İzlek: “Dil Bilinci” / Savsöz: “Okudum Türkçe, Yaşadım Türkçe”

 

26 Eylül Cumartesi

 

Yer: Türkçe Taşı (Konak EÜ Atatürk Kültür Merkezi yanı)

10.00   Küçük Konser

10.20   8. İzmir Türkçeye Emek Ödülleri Töreni

            Sunan: Gürsel Gezen

 

Yer: Konak Belediyesi Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi

 

Genel Sunum: İffet Diler

 

12.45   Açılış/ “Dilim Dilim Dilim” karikatür sergisi

            Sergi Danışmanı: Eray Özbek

 

13.15   Küçük Konser

13.30   Açılış Seslenişleri:

Konak Belediye Başkanı Dr. Hakan Tartan

Dil Derneği İzmir Temsilcisi Y. Bekir Yurdakul

13.45   Kısa Oyun: “Telefon Kıllanma Kılavuzu”

            Yazan: Mavisel Yener

            Oynayan: Özel Çamlaraltı Lisesi öğrencileri

 

14.00   Görsel Sunum: “Türkçe İşyeri Adları da Güzeldir”

                        Hazırlayan ve Sunan: Özel Ege Lisesi Türkçe Bölümü

14.10   Kısa Oyun/ Hacivat Karagöz

            Oynayan: Gölge Gösteri Sanatları

Yöneten: Deniz Özgökbel

 

1. Oturum

14.30   “Dağlarca’ya Saygı”

            Konuşmacılar: Eray Canberk, Özgen Kılınçarslan

Dağlarca şiirleri

Sunanlar: Gürol Tonbul, İffet Diler, Mavisel Yener ve gençler

Dağlarca ile söyleşi: Tuğçe Gül

            Yöneten: Hidayet Karakuş

 

16.15   Ara

 

16.35   Kısa Oyun “Dilim Dilim”

Oynayan: Soyer Kültür Sanat Fabrikası Oyuncuları

Yöneten: Gürol Tonbul

 

 

 

 

 

16.50   Anılarına Saygıyla…

            “Demirtaş Ceyhun, Kemal Özer, Nezihe Araz, Nezihe Meriç”

            Sunanlar: Nalan Yılmaz, Özgün Ergen, Saime Bircan, Düriye Ayyıldız

 

2. Oturum

17.10   “Dil Bilinci/ Yabancı Dille Eğitimin Getirdikleri…”

            Katılanlar: Cahit Atay, Füruzan, Işık Yenersu, Prof. Sedat Sever

            Yöneten: Prof. Özdemir Nutku

18.30   Sonuç Bildirgesi

            Seslendiren: Gürol Tonbul

18.35   Konser

Sunan: Konak Belediyesi Ege Çağdaş Oda Korosu

Şef: Ahmet Kenan Kâhyaoğlu

 

14 Ekim Çarşamba

            Yer: Atatürk Lisesi

10.00   Dil İşliği

 

14.00   Küçük Konser/ Atatürk Lisesi

14.15   Söyleşi: “Okudum Türkçe Yaşadım Türkçe”

            Konuşmacılar: Konur Ertop, Sevgi Özel

Yöneten: Hidayet Karakuş

 

15.30   Kısa Oyun/ Hacivat Karagöz

Oynayan: Gölge Gösteri Sanatları

Yöneten: Deniz Özgökbel

15.45   İşlikten Sahneye

16.15   8. İzmir Türkçe Günleri Sonuç Bildirgesi

 

14 Ekim Çarşamba

Yer: Gültepe İlköğretim Okulu

10.00   Kısa Oyun/ Hacivat Karagöz

Oynayan: Gölge Gösteri Sanatları

Yöneten: Deniz Özgökbel

Söyleşi: “Dil Bilinci

Konuşmacılar: Hamdullah Köseoğlu, Mevlüt Kaplan

Yönlendiren: Düriye Ayyıldız

 

Yer: Karataş Lisesi

14.00   Kısa Oyun/ Hacivat Karagöz

Oynayan: Gölge Gösteri Sanatları

Yöneten: Deniz Özgökbel

Söyleşi: “Dil Bilinci”

Konuşmacılar: Mehmet Genç, Oğuz Tümbaş, Y. Bekir Yurdakul

Yönlendiren: Hayri Oğuz

 

15 Ekim Perşembe

Yer: 9 Eylül İlköğretim Okulu

10.00   Kısa Oyun/ Hacivat Karagöz

Oynayan: Gölge Gösteri Sanatları

Yöneten: Deniz Özgökbel

Söyleşi: “Dil Bilinci”

Konuşmacılar: Mavisel Yener, Zehra Ünüvar

Yönlendiren: Selçuk Oğuz Malatya

 

            Yer: Selma Yiğitalp Lisesi

14.00   Kısa Oyun/ Hacivat Karagöz

Oynayan: Gölge Gösteri Sanatları

Yöneten: Deniz Özgökbel

Söyleşi: “Dil Bilinci”

Konuşmacılar: Dr. Hakan Tartan, Hidayet Karakuş, Muzaffer İzgü

Yönlendiren: Saime Bircan

 

16 Ekim Cuma

Yer: Halit Bey İlköğretim Okulu

10.00   Kısa Oyun/ Hacivat Karagöz

Oynayan: Gölge Gösteri Sanatları

Yöneten: Deniz Özgökbel

Söyleşi: “Dil Bilinci”

Konuşmacılar: Mehmet Atilla, Rıza Yetim

Yönlendiren: Ceyhan Kayhan

 

Yer: 50. Yıl Lisesi

14.00   Kısa Oyun/ Hacivat Karagöz

Oynayan: Gölge Gösteri Sanatları

Yöneten: Deniz Özgökbel

Söyleşi: “Dil Bilinci”

Konuşmacılar: Hakan Cem, Halim Yazıcı, M. Sadık Kırımlı

Yönlendiren: Abdullah Bolulu

Datça Edebiyat Günleri / Emine AZBOZ

31/8/2009 · Kategori: Haber/İzlenim

Bugüne dek Datça'da pek çok kültürel etkinlik yapıldı. Lakin “Edebiyat Günleri” yapılacağı aklıma gelmemişti hiç. Sürpriz oldu benim için. Haberi, Karadeniz'in bir köyünde aldığımda doğrusu hem şaşırdım, hem sevindim.

 Eskiden “Can Şenliği” adıyla yapılan etkinlikler, bu yıl bağımsız olarak, farklı bir yöntem izlenerek gerçekleştirilmiş. Remzi Özkan'ın anlattığına göre Edebiyatçılar Derneğinden arkadaşlar Datça'ya gelip Belediye Başkanıyla görüşerek mekanları belirlemişler, sonra da 12-14 Ağustos tarihleri arasında Datça Edebiyat Günleri yapılması kararını almışlar. Bu tür etkinliklerde derneğin izlediği bu yöntem, bir ilkti belki de.. 

Burada bir ilk daha yaşandı kanımca: Davetli yazar ve şairler, belli yerlerden ve belli kişiler değil, “sen ben bizim oğlan” ise hiç değildi; katılımcılar yurdun çeşitli yerlerinden olması; ünlü ünsüz birçok yazara yer verilmesi ise takdire değerdi. Çağrılılar çeşitli yörelerden derlenmiş çiçek demeti gibiydiler. Bunu her kim düşünüp akıl ettiyse kutlarım.

Edebiyat Günleri, “Mekanım Datça Olsun. Beni kuzum Datça'ya gömün” diyen şair Can Yücel'in, yontucu Mehmet Aksoy tarafından yapılan “Cantaşı” adı verilen ilginç mezarını ziyaretle başladı. Çiçekler konuldu. Onun yaşam felsefesine yaraşır biçimdeydi mezar başındaki anma.. Türk Edebiyatının yüz akı şairi Nazım Hikmet'in Bursa'daki yaşamı Güney Özkılınç'ın fotoğraf sergisiyle ete kemiğe büründü Datça'da. Eline sağlık sevgili Güney.

Sonra Can Baba'nın eski Datça'daki Canevi (müze evi) gezildi, her zaman oturduğu Can Yücel Kahvesi'nde devam etti program sonra. Muzaffer İzgü'nün onur konuğu olduğu etkinliğe sıcağa karşın, ilgi yoğundu. Ünlü ozan Ataol Behramoğlu'nun yönetiminde Abdullah Nefes, Ahmet Entman, Ali Galip konuşmacıydı. Can Yücel'le ilgili konuşmaların yapıldığı, anıların anlatıldığı, şiirlerin okunduğu etkinliğe halk da katıldı söyleşiye; kimi soru sordu, kimi Canşiirleri (şair Yüçel'in şiirlerini böyle tanımlıyorum) okudu, kimi onunla ilgili anısını anlattı. Datça'nın aydınlık yüzüne ve Can Yücel'e yaraşan çok canlı, çok verimli bir toplantıydı bu. Katılımcıların konuşması ise doyurucuydu.

Akşamüzeri Nasrettin Hoca'dan el alan gülmece ustamız Muzaffer İzgü'nün Bülent Ecevit Kültür Merkezinde sunumunu yazar Gülseren Engin'in yaptığı “Gülmecenin gücü” konulu söyleşi görkemliydi. Yazarın yaşamı slaytlarla gösterilmesi hoştu. Gülmece Ustasının anlattığı “Devletin ayısı” dinleyenleri kırıp geçirdi gülmekten. Bu etkinliğin kalıcı kılan da gülmecenin gücüydü.

İnsanlar anlatılanın o denli etkisinde kalmış olmalı ki, gece amfi tiyatroda yapılan Nikbinlik Grubu'nun katıldığı “Şiir dinletisi”nden ve şirlerin okunmasından önce Gülmece Baba, alkışlarla sahneye davet edildi. Devletin ayısı bir kez daha anlattırıldı. Yükselen kahkahalar imbatın kanatlarında Simi'ye (Sömbeki adasına) ulaşmış olmalı. Sonra oğuz Tümbaş, Mine Ömer, Remzi Özkan, Hayri Yetik, (programı Datça'da unuttuğumdan) adını anamadığım şairler(özür diliyorum hepsinden) o gece ve daha sonraki geceler şiirlerini okudular. Halk ilgiliydi; hiç olmayacağı kadar.

İkinci günün etkinliği, yöre halkının “Ela” Rumların “Elaki,” Türklerin ise Sultan Reşat'tan ötürü “Reşadıye” dediği Datça'nın tarihi bir mekanında gerçekleşti; kaç asırlık olduğu bilinmeyen ulu çınarların altında yapılan etkinliğe yerli halkın katılımı ve ilgisi yoğundu. “Datça'da yaşamak, Datça'da yazar olmak” konulu bu etkinliğin konuşmacıları burada yaşayan Emine Azboz ve Suna Güler idi. Onlar duygularını, düşüncelerini paylaştılar dinleyenlerle. Yazarlardan sonra asıl ilgiyi çeken ise halktan okuma yazma bilmeyen, hiç okul yüzü görmemiş 88'lik Hasibe Nine oldu. Okuduğu Atatürk ve yurt şiirleri, dinleyenlerin gönül telini titretti. Sesinin tonunda kıvılcımlanan yankıyla, yurt gerçekleri ile iktidar ve aydın aymazlığı kırbaç gibi şakladı insanların yüzünde. Herkes buruldu önce. “Atatürk'ü hiç anlamamışız. Nereden nereye gelmişiz” düşüncesi, uyuşmuş vicdanlara cimdik attı Ninecik. Akıl tutulmasına uğrayanları silkeledi dut ışar gibi. Yüreklerde yazıklanmaya durdu vicdanların içsesi, acı gerçekler düşüncede çığlığa dönüştü Çınaraltı'nda.

Başından beri etkinliğin sunuculuğunu tiyatro sanatçısı Şebnem Gürsoy yaptı. Kent Parkı'nda “Anadolu Dergiciliği” konulu ilk etkinlikte konuşmacılar Özgen Seçkin, Ali Osman Özkılıç, Mine Ömer, Gülümser Çankaya, Hayri Yetik, Nikbinlik grubunun temsilcisi, Uğur İnanç'tı. Dergi çıkarmanın zorluğunun yanı sıra kapanan dergilerin hüznü, ağı gibi çöktü içimize batan güne karşı. “Medya ve iletişim” konulu ikinci etkinlikte ise görsel ve yazılı basının temsilcileri Hasan Uysal, Enver Aysever, Adnan Gerger, medyamızın içler acısı halini, meslek etiğinden yoksun gazetecileri anlatılırken, Datça'nın üzerine çöken alacakaranlık gibiydi içimize çöken karamsarlık. Anlattıkları nasıl da acıtıyordu içimizi, anlatamam. Üçüncü gün Bülent Ecevit Kültür Merkezinde yapılan ilk söyleşinin konusu “Türk Romancılığı” Yazar Özcan Karabulut'un yönettiği panelde Bursa'dan Şaban Akbaba, Antalya'dan Ahmet Üstün, konuyu akademik düzeyde ele aldılar. Yararlı oldu çok.

Aynı günün ikinci toplantı konusu “Yerel yönetimlerin kültür hizmetleri” Panelin yöneticisi Edebiyatçılar Derneği Sekreteri Ayça Bilgin, Datça'dan Orhan Keskinsoy, Bergama'dan Ali Osman Arıkan, Antalya'dan Ahmet Üstün'dü konuşmacı. Yerel yönetimlerin kültür etkinlikleri ve hizmetleri anlatıldı. Kültür kısırlığından nasıl kurtulacağımız tartışıldı, öneriler getirildi.

Sonra söz alan Edebiyatçılar Derneği Başkanı şair Gökhan Cengizkan “Datça Edebiyat Günlerinin gelenekselleşmesi” dileğiyle bitirdiği konuşmasının ardından, Belediye başkanı Şener Tokcan'ın yaptığı kapanış konuşması özeleştiri gibiydi.

Gece, Belediye Başkanın verdiği yemekle sona erdi Datça Edebiyat Günleri. Üç günlük yararlı, hoş bir etkinlikti yaşanan. Başta Başkan Şener Tokcan ve Gökhan Cengizkan olmak üzere emeği geçen, bunu kotaran, uzaklardan buralara kadar gelen herkese teşekkür etmek yazarlık borcum:Teşekkürler…

Bu etkinlikte yine bir ilke tanık olundu, bir ilk yaşandı. Genelde bu tür etkinliklerde Belediye Başkanı açılışı yapar, bir daha onu gören olmaz. Ancak Başkan Tokcan, başından sonuna dek programı izledi, konuşmacıları ilgiyle dinledi, üç gün boyunca yazarlarla şairlerle birlikte oldu. Bu kadarcık da Datça farkı olsun değil mi ya?    

Datça Expres; 29. 08. 2009

******             ******        *****

Delifişek İlkyaz

 

Emine Azboz

 

Ana tanrıçanın ipek eteği süpürür kışın günahlarını. O zaman kışın ucunda acı ilkyaz görünür, güneşin doğduğu yerden. Damdaki kar, çatıdaki buz erir, kanı kaynar yaramaz suyun. Yerinde duramaz akar. Arklar dar gelir ona. Oluklardan sonsuza akan suyun sesiyle ilkyaz gelir evrene.

Söz dinlemez arsız bir coşku, namlusundan fırlamış mermi örneği saplanır doğanın apak göğsüne, düş uykusundan uyanır. Gün, karanlık sabahların soğuk yorganına serer aydınlığını. Esen yel, kadife bir eldir sanki, ıpılık eser. Yaşamın aynasında yeşil gülüşüyle ilkyaz gelir dünyamıza.

Acıyeşil bir sancı saplanır toprağın böğrüne. İçine kıvrılır yer. Cemredir düşen suya, havaya. Tavını bulan toprağın üstünde buhar tüter. Toprak ananın telaşlı çırpınışıyla ilkyaz gelir kuzey yarımküreye.

Uyanır doğa, uyanır börtü böcek, uyanır dağ taş. Başlar toprakta bir telaş. Bir cümbüş dallarda, bir curcuna toprağı emziren bulutlarda, bir naz incecik bahar yelinde. Kibele'nin ışıktan saçlarında ebemkuşağı bir taç. Yere uzananlar duyar toprağın içten gümbürtüsünü. Çayır çimenin üstüne allarla morlarla serer çiçeklerini doğa. Kır çiçeklerinin tatlı ürperişleriyle ilkyaz gelir Türkiye'ye.

İlkyaz gelince mutluluğa, sevince açılır pencereler. Arınır kasvetinden evler. Temizlenir kederinden. Neşe saldırır içeri, bereket dolar ambarlar. Toprağı emziren bulutlarda, göçmen kanatlarda, yuvadaki yavru kuşlarda ivecen bir telaş. Leylekler gelince sevinç bağlar başını bacalar. Koşar çiçekten çiçeğe kelebekler, arılar. Hoplayıp zıplamasıyla onlarla yarışır sanki bulut gözlü buzağı. Papatyaların gülümsemesiyle ilkyaz gelir memleketime.

Sıyırıp atar üzerinden durağanlığını zaman, tıpkı insanlar gibi. Köklere yürüyen su gibidir insanların içine dolan coşku. Yürekler rengarenk birer uçurtma. Yaşlısı genci kadını kızı, çoluğu çocuğu yavaş yavaş gökyüzüne salar iç kıpırtısını. Damarlarında kanın kaynamadığını duymayan salt sayrılar mı sanki? Onların içinde de uç verir badem çiçekli bir dirim. Evreni kuşatan sevinçle ilkyaz gelir Datça'ya.

Ben mi? Zaten, ben, ilkyazım tepeden tırnağa. İlkyaz kokar evim. Yüreğim hep ilkyaz çünkü. İlkyazın gülleri açar içimde; erikler çiçek açtığı an. Yüreğime hoş geldin ilkyaz! Dünyamıza sefalar getirdin!

Türk Dili; Temmuz- Ağustos 2009

2.ERGİN GÜNÇE ŞİİR ÖDÜLÜ SONUÇLARI AÇIKLANDI / Banu Kalyoncu

27/7/2009 · Kategori: Kitap

2.ERGİN GÜNÇE ŞİİR ÖDÜLÜ SONUÇLARI AÇIKLANDI

Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneğinin düzenlediği 2.Ergin Günçe Şiir Ödülleri Sonuçları açıklandı. Birinciliği Sevda Zeynep Karadağ’ın “ Aynalı Düşler Çarşısı” adlı kitabı alırken yarışmada Özlem Tezcan Dertsiz’in “ Faili Mecnun adlı dosyası da Övgüye Değer bulundu.

Değerli şair ve jüri üyemiz Kemal Özer’in vefatı ile boşalan juri üyeliğine şair Aydan Yalçın’ın alınmasıyla yeniden oluşturulan yarışma jürisi Çiğdem Sezer,Ahmet Uysal,Mahzun Doğan, Dadal Günçe,Aydan Yalçın ve Fadıl Oktay’dan oluşuyordu.

Ödüller ,Eylül ayı içerisinde Ankara’da düzenlenecek Ergin Günçe Anma gecesi’nde kazanan şairlere verilecektir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği
Yönetim Kurulu




Çok sevdiğim bir ismin ödül almasına çok sevindim. Başarıların daim olsun kardeşim...

Banu Kalyoncu


Sevda Zeynep KARADAĞ

20 Haziran 1970 doğumlu. İlk orta ve lise öğrenimini Anado­lu'nun farklı kentlerinde, yüksek öğrenimini Karadeniz Teknik Üniver­sitesi ve Eskişehir Üniversitesinde tamamladı.

İlk şiiri 2006 da Birey­likler dergisinde yayınlandı.

Diğer şiirleri; Taflan, Kıyı, Kar Sanat, Ya­zılıkaya, Çağdaş Günce, Denizsuyukasesi, Şiiri Özlüyorum, Koridor, Alaz dergilerinde, kitap tanıtım yazıları; Cumhuriyet Kitap ve Radikal Kitap ekinde yer aldı.

2008 Arkadaş Z. ÖZGER şiir ödülleri kapsamında seçici kurul tarafından adının anılmasına karar verildi.

Halen resmi bir sağlık kuruluşunun biyokimya bölümünde görev yapmaktadır.

Aynalı Düşler Çarşısı/ Sevda Zeynep Karadağ/ Hayal Yayınları/ 94 s.






Temmuz İhtimali

anneme söyleyemediklerim

baharmış silmek istiyorum anne
boşluğuma açılan şu komşu pencereleri
girmeseler çiçeğe durmuş ıhlamurla arama
korkuluğuma kuşlar yuvalansalar

kapımda sahipsiz ne çok kilit
balkonda üşüyen bu kedi kimin
küskünlüğüm kendime anne
dolaşıyorum içimde sahaflar
okunmuş hayatlar alıyorum seni anımsadıkça
gelişigüzel raflara diziyorum
en üstte anası gorki’nin yanında benimkisi

aynada siyah beyaz bir film filmde birkaç tane ben
bölünüyor bendeki yüzler sırlarım sızıyor küplerimden
başrolde kelepirciler esas oğlan bizi terk etmiş
boş çelenkleriyle bir eskici dükkan açıyor ortasında yüzümün
ben tükenip azaldıkça ucuz aşklar satıyor hepsi az kullanılmış temiz
taşralı anılar takas ettim anne üç beş şehirli mandala
burada mandallar renkli

baharmış temmuz ihtimaline yağmur topluyorum anne
gizlemekten yorgunum aşk sandığım ne varsa
uyanmadan akşamdan kalma şehir kalkıp çitilesem diyorum sokak başını
belki bu sabah gelirsin anne kenarı sökük terlik seslerinle
yalnızca bir sezgi: sen dağınıklığı sevmezsin

Sevda Zeynep Karadağ

SAYLAN'I SONSUZLUĞA UĞURLUYORUZ‏

18/5/2009 · Kategori: Haber/İzlenim

Yaşamı 13 Aralık 1935 günü İstanbul'da dünyaya geldi. 18 Mayıs 2009 Pazartesi sabaha karşı İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Cumhuriyet döneminin ilk mütahhitlerinden Fasih Galip Bey ile evlendikten sonra Leyla adını alan İsviçreli Lili Mina Raiman çiftinin beş çocuğunun en büyüğüdür. 1957'de evlenmiş, iki oğlan çocuk annesi olmuştur. Biri grafiker diğeri hekim iki oğlundan iki torunu vardır

Eğitimi

1944 – 1946 yıllarında Kandilli İlkokulu ve 1946 – 1953 yıllarında Kandilli Kız Lisesi’nde okumuştur. 1963’de İstanbul Tıp Fakültesini bitirmiştir.

Uzmanlığı

1964 - 1968 yılları arasında SSK Nişantaşı Hastanesi’nden Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanlığını almıştır.

Akademisyenliği

1968 yılında İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı’nda Başasistanlığa başlamıştır. 1971’de İngiliz Kültür Heyeti’nin bursuyla İngiltere’de ileri eğitim görmüş, 1974 de Fransa’da 1976’da yine İngiltere’de kısa süreli çalışmalar yapmış, 1972’de doçent, 1977’de profesör olmuştur. 1982 – 1987 yılları arasında, İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanlığı’nı, 1981 – 2001 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü’nü yürütmüştür. 1990’da oluşturulan “İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi”nin kuruluşunda görev almış ve 1996’ya kadar Müdür Yardımcılığı ile Kadın Sağlığı derslerinin koordinatölüğünü yapmıştır. Dermatoloji kliniğinin öğretim üyesi olarak 2002 yılı sonuna kadar çalışmış ve 13 Aralık 2002 tarihinde emekli olmuştur.

Bilimsel Çalışmaları

1976 yılında lepra (cüzzam) çalışmalarına başlamış, Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı’nı kurmuştur. 1986’da kendisine Hindistan’da “Uluslararası Gandhi Ödülü” verilmiştir. 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün Lepra konusunda danışmanlığını yapmıştır. Uluslararası Lepra Birliği’nin (ILU) kurucu üyesi ve Başkan yardımcısıdır. Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi’nin ve Uluslararası Lepra Derneği’nin üyesidir. Dermatopatoloji Laboratuvarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurulmasında yer almıştır. 1981-2002 yılları arasında 21 yıl, gönüllü olarak Sağlık Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesi Başhekimliği’ni yapmıştır.

Diğer çalışmaları

ÇYDD

1989’da, bir grup Atatürkçü aydın tarafından devrim yasalarını ve laik düzeni koruyup geliştirmek amacıyla oluşturulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin (ÇYDD) kurucularındandır ve halen Genel Başkanlığını yürütmektedir.

Cumhuriyet mitingleri

  • 14 Nisan 2007 Ankara-Tandoğan ve 29 Nisan 2007 İstanbul-Çağlayan Cumhuriyet mitinglerinin organizasyonunda ve icrasında bulunmuştur.

Öğretim Üyeleri Derneği

1990’da oluşan “Öğretim Üyeleri Derneği”nin kurucusudur ve ilk dönem II. Başkanlığını yapmıştır.

Diğer STK Çalışmaları

  • 1995’de mezun olduğu lise için oluşturulan Kandilli Kız Lisesi Kültür ve Eğitim Vakfı (KANKEV)nın
  • 1995’de kurulan Türkiye Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı (TÜRKÇAĞ)’nın kurucusu ve başkanıdır.

Birçok mesleki ve sosyal derneğin üyesiydi.

Aktif görevleri

Gönüllü kuruluş olarak; ÇYDD’nin Genel Başkanlığını, TÜRKÇAĞ ve KANKEV Vakfı Başkanlığı ile Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı Başkanlığı’nı, sürdürmekteydi.

Cumhurbaşkanları ile İlişkileri

  • 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 31 Mart 2000 tarihinde Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu üyeliğine seçilmiştir. Halen bu görevi sürdürmektedir.
  • Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 2 Şubat 2001’de YÖK üyeliğiyle görevlendirilmiş ve bu görev Şubat 2007’de bitmiştir.

Diğer Görevleri

  • 2003 – 2004 arasında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu üyeliği ve İstanbul İl İnsan Hakları Kurulu üyeliklerinde bulunmuştur.

Ergenekon soruşturması

Kanser tedavisi görmekteyken evi Ergenekon Soruşturması kapsamında aranmış, sağlık durumunun kritikliği yüzünden baskın kamuoyunda tepkilere yol açmıştır.

Ölümü

Bir süredir tedavisi sürmekte olan Saylan 18 Mayıs 2009 günü sabah saatlerinde hayata gözlerini yummuştur.

Ödülleri

  • 1996’da İstanbul Üniversitesi kendisine “Atatürk İlke ve Devrimleri” ödülünü vermiştir.
  • İngiltere dermatologlarının derneği olan Dowling Kulübü (1978) ve "Kuzey Amerika Klinik Dermatoloji Derneği" (1996) tarafından onur üyesi seçilmiştir. Bugüne kadar çok sayıda ödüle layık görülmüştür.
  • “Atatürk İlke ve Devrimleri Ödülü” İstanbul Üniversitesi (1996),
  • “Ülkemizde Yılın Kadını Ödülü” (1990),
  • Melvin Jones Ödülü” (1991),
  • “Atatürkçü Düşünceye Hizmet Ödülü” İncirli Lions (1996),
  • “Kuvayi Milliye Ödülü” Haliç Rotary (1997),
  • “Fahrettin Kerim Gökay Ödülü” Türk Lions Vakfı (1997),
  • Türkiye Ziraatçiler Birliği Dayanışma Ödülü” (1998),
  • “75. Yıl Ödülü” Türk Kadınlar Birliği Şişli Şb. (1998),
  • “Uğur Mumcu – Muammer Aksoy Ödülü” ADD İstanbul Şubesi (1999),
  • “Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Onur” Ödülü” (2000),
  • İtalya “Foyer des Artistes Kurumu Ödülü” (2001),
  • Cüzzamlı Hastalara verdiği uzun süreli hizmet ve getirdiği bakış açısı nedeniyle “Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği 2001 Yılı Ödülü”,
  • “Atatürk Ödülü” Amerika / Atatürk Topluluğu (2001),
  • Sanat Kurumu Onur Ödülü” (2002),
  • “Atatürk / Çağdaşlık Ödülü” Dünya Atatürkçü Kuruluşları (10 Kasım 2003),
  • Üstün Hizmet Ödülü” Yıldız Teknik Üniversitesi (2004),
  • Eğitime yaptığı katkılar nedeniyle “Eğitim Ödülü” TED Koleji,
  • “Kendinden once hizmet” ilkesine örnek davranışı nedeniyle “100. Yıl Mesleki Başarı Ödülü” Rotary Kulübü,
  • “İnsan Hakları Ödülü” İzmir Karşıyaka Belediyesi (2004),
  • Türkiye’nin En İyi Eğitimcisi” Ödülü - Tempo Dergisi (2004),
  • Kültür Üniversitesi’nin İstanbul genelindeki üniversitelerin öğrenci ve öğretim üyeleri arasında yaptığı anket sonucunda “Yılın En Yürekli Kadını Ödülü” (2004) ,
  • “Puduhepa Ödülü” - Adana Kütür Sanat Derneği (2005),
  • “Meslek Hizmetleri Ödülü” Ankara Emek Rotary Kulübü (Ekim 2005),
  • Toplumsal Barış ÖdülüBarış Radyo,
  • “İnsan Hakları, Demokrasi, Barış ve Dayanışma Ödülü” -
  • SODEV Sosyal Demokrasi Vakfı (2005),
  • “İyi Kalpli Ol Ödülü” Türk Kalp Vakfı (2006),
  • “Yılın Başarılı İş Kadınları Ödülü” Dünya Gazetesi (2006),
  • “ÇEK Eğitim Ödülü”, Çağdaş Eğitim Kooperatifi (2006).

Yayınları

  • 2005 yılı başı olarak, toplam 440 yayını bulunmaktadır. Bunların 50’si yabancı dergilerde yayınlanmış tıbbi çalışmaları, 204’ü tıbbi, sosyal ve siyasal içerikli gazete makaleleri, 186’sı ise Türkçe tıbbi dergilerde ve kongre kitaplarında yayınlanmış araştırma, derleme ve olgu bildirimleridir.
  • 2’si kitap, 3’ü seminer kitabı olmak üzere 5 yayını editör grubunda yer almıştır. 1. Basamak Sağlık Hizmetlerinde Deri ve Zührevi Hastalıklar El Kitabı adlı ve 5 baskı yapan ders kitabı, makalelerini içeren ve üç baskı yapan Cumhuriyetin Bireyi Olmak, çocukluk yaşamını anlatan ve 4 baskı yapan “AT KIZ”, son yazılarının toplandığı ve 2003’de yayınlanan Cumhuriyetin Bireyi Olmak II, 2004’te Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nca kaleme alınıp T. İş Bankası’nca bastırılan, yaşamının öyküsünü içeren ve altı baskı yapan Güneş Umuttan Şimdi Doğar, 2006’da yayınlanan Cumhuriyet Radyo’da konuklarıyla yaptığı söyleşilerden oluşan “Geçmişten Geleceğe Radyo Cumhuriyet’te Çağdaş İnsan Söyleşileri” olmak üzere altı kitabı yayınlanmıştır. 2005’de Cumhuriyetin Bireyi Olmak I ve II, son dönem yazıları da eklenerek genişletilmiş ve birleştirilmiş baskı şeklinde yayınlanmıştır. Zehra İpşiroğlu’nun Türkan Saylan’la yaptığı, uzun zaman dilimini içine alan bir söyleşiyi kapsayan kitap Yapıcılığın Gücü 2006’da yayınlanmıştır

2009Ö Orhan Kemal Roman Armağanı Zülfü Livaneli Son Ada

16/5/2009 · Kategori: Haber/İzlenim

2009Ö Orhan Kemal Roman Armağanı Zülfü Livaneli Son Ada

 

Bu yıl otuz sekizincisi düzenlenen Orhan Kemal Roman Armağanı’na toplam 33 yapıt katılmıştı

Ödül Livaneli’nin ‘Son Ada’sının

Kültür Servisi - 2009 Orhan Kemal Roman Armağanı’na, ‘Son Ada’ adlı romanıyla Zülfü Livaneli değer görüldü. Tahsin Yücel, Osman Şahin, İnci Aral, Semih Gümüş, Refik Durbaş, Özdemir İnce ve A. Kemali Öğütçü’den oluşan seçici kurul, dün Orhan Kemal Kültür Merkezi’nde yapılan değerlendirme toplantısı sonucunda, “toplumsal sorunlara gerçekçi yaklaşımını fantastik bir anlatımla yansıtmadaki başarısı” nedeniyle Livaneli’nin Remzi Kitabevi’nce yayımlanan son romanı ‘Son Ada’yı ödüle değer buldu. Bu yıl otuz sekizincisi düzenlenen Orhan Kemal Roman Armağanı’na toplam 33 yapıt katılmıştı.

Ödülün kendisine verilmesinden büyük onur duyduğunu belirten Livaneli, Orhan Kemal’in hepimizin hayatında ve gelişmesinde yer tutan önemli bir usta olduğunu vurguladı: “İlkgençliğimden bu yana Orhan Kemal’in romanlarını hayranlıkla tekrar tekrar okudum. Beni ben yapan önemli eserler arasında baş sıralarda yer aldılar. Bu büyük yazarın adıyla benim adımın bir ödül nedeniyle yayan yana geliyor oluşu ömrümün en büyük övünç kaynaklarından biri olacak. Son Ada kitabımı bu ödüle layık gören değerli jüri üyelerine ve Orhan Kemal Kültür ve Sanat Vakfı’na sonsuz teşekkür ederim.”

Livaneli’ye ödülü, 2 Haziran Salı günü İstanbul Beyazıt’taki Orhan Kemal Kütüphanesi Konferans Salonu’nda saat 10.30’da düzenlenecek Orhan Kemal’i Anma Töreni’nde verilecek.

Besteleri ve filmleriyle de pek çok ulusal ve uluslararası ödüle değer görülen Livaneli, 1997’de ‘Engereğin Gözündeki Kamaşma’ adlı kitabıyla Balkan Edebiyat Ödülü’nü, ‘Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm’le Yunus Nadi Roman Ödülü’nü, ‘Mutluluk’ adlı yapıtıyla da Barnes&Noble Yeni Büyük Yazarları Keşif Ödülü’nü almıştı.

Livaneli, ‘Son Ada’da, düşsel bir ülkede yaşanan, aslında hepimizin aşina olduğu olayları alegorik bir anlatımla verirken politik ve kişisel ihtiraslarla topluma ve doğaya müdahalelerin sonuçlarını da gözler önüne seriyordu: Emeklilik yıllarını geçirmek üzere cennet bir adaya yerleşen darbeci bir başkan, geçmiş politik gücünden de yararlanarak tüm adayı etkileyecek müdahalelere girişir. Başta martılar olmak üzere ada halkı dahil tüm canlılar Başkan’ın acımasızlığından payını alır. Bu arada durdurulamaz görünen bu gidişe direnen bazı sesler de vardır.

 

Livaneli’ye ödülü, 2 Haziran Salı günü İstanbul Beyazıt’taki Orhan Kemal Kütüphanesi Konferans Salonu’nda saat 10.30’da düzenlenecek Orhan Kemal’i Anma Töreni’nde verilecek.

Cumhuriyet 15.05.2009

 

 

BASIN AÇIKLAMASI

2009 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu 14.05.2009 tarihinde Orhan Kemal Kültür Merkezi’nde toplanmıştır.


Orhan Kemal Roman Armağanı’na, yazarlarımızın 33 seçkin eseri katılmıştır. Tahsin Yücel, Osman Şahin, İnci Aral, Semih Gümüş, Refik Durbaş, Özdemir İnce ve A.Kemali Öğütçü’den oluşan Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu yaptığı toplantıda 2009 yılı 38. Orhan Kemal Roman Armağanı’nı, Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan,

ZÜLFÜ LİVANELİ’NİN ‘SON ADA’ isimli romanına vermiştir.

Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu, aldığı kararla, 2009 Yılı Orhan Kemal Roman Armağanı’na toplumsal sorunlara gerçekçi yaklaşımını fantastik bir anlatımla yansıtmadaki başarısı nedeniyle ZÜLFÜ LİVANELİ’nin ‘SON ADA’sı değer görülmüştür.

Kazanan yazara ödülü 02.06.2009 Salı günü, İstanbul, Beyazıt’taki Orhan Kemal Kütüphanesi-Konferans Salonu’nda, Saat:10.30 da yapılacak olan Orhan Kemal’i Anma Töreninde verilecektir.


Orhan Kemal Kültür Merkezi
Orhan Kemal Roman Armağanı Sekreterliği

14.05.2009

 

Orhan Kemal Roman Ödülü

ÖDÜL YÖNETMELİĞİ

SEÇİCİ KURUL
Tahsin YÜCEL,
Osman ŞAHİN,  İnci ARAL,
Semih GÜMÜŞ,  Refik DURBAŞ, Özdemir İNCE
 A.Kemali ÖĞÜTÇÜ

 

ÖDÜLÜ KAZANAN YAZARLAR

1

1972 

Yılmaz Güney

Boynu Bükük Öldüler

2

1973 

Çetin Altan

Büyük Gözaltı

3

1974 

Sevgi Soysal

Yenişehirde Bir Öğle Vakti

4

1975 

Erdal Öz

Yaralısın

5

1976 

Vedat Türkali

Bir Gün Tek Başına

6

1977 

H.İzzettin Dinamo

Kutsal Barış

7

1978 

Fakir Baykurt

Karaahmet Destanı

8

1979 

Mehmet Başaran

Mehmetçik Memet

9

1980 

Adalet Ağaoğlu 

Bir Düğün Gecesi

10

1981 

Verilmedi

 

11

1982 

Rıfat Ilgaz

Yıldız Karayel

12

1983

Orhan Pamuk

Cevdet Bey ve Oğulları

13

1984

Tarık Dursun K.

Kurşun Ata Ata Biter

14

1985

Mehmet Eroğlu

Issızlığın Ortasında

15

1986

Yaşar Kemal

Kale Kapısı

16

1987

Şemsettin Ünlü

Yukarı Şehir

17

1988

Ahmet Yurdakul 

Kahramanlar Ölmeli

18

1989

Samim Kocagöz 

Eski Toprak

19

1990

Demir Özlü 

Bir Yaz Mevsimi

20

1991

Peride Celal

Kurtlar

21

1992

Talip Apaydın 

Köylüler

22

1993

Tahsin Yücel 

Peygamberin Son Beş Günü

23

1994

Faik Baysal

Sarduvan

24

1995

Necati Cumalı

Viran Dağlar

25

1996

Erendiz Atasü 

Dağın Öteki Yüzü

26

1997

Yıldırım Keskin

Ölümü Bekleyen Kent

27

1998

Kemal Bekir 

Hücre 1952

28

1999

Ahmet Karcılar

Yağmur Hüznü

29

2000

Oktay Akbal

Tüm Eserleri

30

2001

Oya Baydar

Sıcak Külleri kaldı

31

2002

Selim İleri

Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak

32

2003

Erhan Bener

İlişkiler

33

2004

İnci Aral

Mor

34

2005

Adnan Binyazar

Ölümün Gölgesi yok

35

2006

Hasan Ali Toptaş

Uykuların Doğusu

36

2007

Hıfzı Topuz

Başın Öne Eğilmesin

37

2008

Ayşegül Devecioğlu

Ağlayan Dağ Susan Nehir

38

2009

Zülfü Livaneli

Son Ada

TEMMUZDU TELGRAFIN TELLERİ

15/5/2009 · Kategori: Siir

TEMMUZDU TELGRAFIN TELLERİ

 

öfken ben miyim?

yangın sonrası sesim mi?

ilk kibrit suçsuz ilk ateş

yalancı gözyaşları caddeler

geceler diz çökmüş önümde

tam kıstırılmışken tam dört elli

yavrusu ağzında üşümüş kedi

geç git istersen

kireç rengi elin yüzün al götür

üstünde mürekkep koku su heyecan

sen gidersin sarhoşlar gider

aldırma yalnızlığına bu şehrin

yangın öncesiydi çoktular cana yakın

temmuzdu telgrafın telleri

 

ne ateş ne kül arzumuz ankara'nın beyleri

gözlerine köz düşmüş bir kadın

trenler gelir geçer saçlarından

çocuklar geçer günahsız akşamlar

bir oH amana kalır meydan

alınırsan küfrederim

düşümsün sevdam bir demet tütün

hayalimde sarı saçlı öylece

çiçekleri al bu gece serinlik gölgesin

bu gece suyu kesik ırmakların

aranır toprağımda anam su

biz gidelim o isterse gelmesin

 

bize yabancı babil

o bahçede kerem ile aslı

binlerce yıllık aşk küllenen

ölüm koynumuzda yeryüzü utan

yiğit ana m kaya azmanı kibele

ocağın kör eşkiya bıçağı sürüngen

çim yeşili gözlerim

bilmeden kaçı göçü

sığındı her bahara güzel anam

nice ihanetlerinde akşamların

intiharlar yaşadı

döl yatağı perişan

doğum öncesi kızların

düğündü bağ bozumu

hüznün tan çiçeği oğullar

ikramın şarap mı beşiğim anadolu

tadı hattuşaş boğazkale hemşehrim

dünüm bugünüm yarına var daha

umudun nöbetinde

kanayan yaram

 

nerede buranın dağı tufanı soracağım

amasya'da kale var kalede ferhat

doğru söyle yeşilırmak nerede ferhat

yıldız mıydı şirin miydi hangisi

sivas mıydı ibrahim'in narı mıydı yanan

çobanlar masum ateşleri gül

sendin pir sultan kızılırmak küskün

hem ağıt hem utanç hem sis

zamanı ezberlemek tarihi bilmek neye yarar

verme dedim adresimi ölüme

kaleler yıkılmış kapılar açık

seni gidi firavun

sivas ellerinde sazlar yandı kime ne

 

utandım dersem inan

hayır etmez kılıç kalkan

numya kokusu piramitler gün ışığına düşman

sen miydin yusuf muydu öcü alınan

söyle ibrahim

sivas mıydı maraş mıydı boynu bükük

yanan kim yakan kim

söyle ibrahim ibrahim İbrahim

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 47-50)

İZMİR 14 KİTAP FUARI ÜZERİNE / BASINDAN

7/5/2009 · Kategori: Haber/İzlenim

İZMİR 14 KİTAP FUARI

Ayşe Yamaç

GÜN AKŞAMA DÖNÜYOR

İzmir’e indiğimde, Eskişehir yedi saatlik bir yolculuğun gerisinde kalıyor. Kordon’da, deniz kokusu eşlik ediyor kahvaltıma. Yorgunluğum, denizden esen imbatın serin okşayışlarında eriyor. Gözlerim maviye dalıp gidiyor, bir de çığlık çığlığa vapurları kovalayan martılara. Kanatlanıyor yüreğim. Zamanı durdurmak geçiyor içimden gülümsüyorum; okuyucularımı ve dostlarımı da deniz kadar, belki daha da fazla özlediğimi ayrımsıyorum; ama şu an maviye olan özlemimi dindirmeliyim; zaman, acımasızca koşuyor çünkü.

 Fuarda bu yıl imzam yok aslında; yayınevim katılmıyor. Birkaç yayınevinin temsilciliğini yapan Aydın İleri’nin Anfora standına konuk oluyor, orada okuyucularımla buluşuyorum. Bilgin Adalı’yla tatlı itiş-kakışımız, bir hafta boyunca sürüyor. Aydın’ın sıcacık çay ve kahveleriyle yoğunlaştırıyoruz söyleşilerimizi.

İlk iki gün utandırmıyor bizi okuyucular. Fuar kalabalık. Üçüncü günkü panelimiz de – yirmi beş-otuz kişilik bir öbeğe seslensek de-çok verimli geçiyor. Nur İçözü yönetiyor paneli; Sevgi Koşaner’le ikimiz konuşmacıyız. Kendi kitaplarımı engelliler açısından kıyasıya eleştirsem de dinleyicilerin birkaçının kitaplarımı imzalatmak için çok hevesli oluşlarına şaşmadan edemiyorum. Sonraki iki gün fuar çok sakin. Bol bol kitap okuyorum. Perşembe ve Cuma günleriyse, yüzümüz gülüyor; imzadan başımızı kaldıramıyoruz; hayranlarımızla resim çektirmekten de…

Akşamları da benim için çok renkli… Öğretmen lisesinden, hatta ortaokuldan arkadaşlarım buluyorlar beni. Her akşam birkaçıyla yemeğe çıkıyor, eski günleri anıyoruz. Eee, dile kolay; otuz yıldan fazla zaman geçmiş o yılların üstünden…

Geleneksel günbatımlarımız ve enginar akşamlarımızın tadına da doyum olmuyor. Güler Özger’in ( Bu Yayınevi’nin eski temsilcisi; şimdiki Arma Kültür Sanat’ın sahibi) kurabiyeleriyle günün denizle vedalaşmasını izliyoruz önce…

Karşıyaka vapurları toplamış güneşi, götürüyor Kordon’dan. Yolcular, güneşin son saçlarına tutunmuş bakışlarıyla, maviyle yıkanıp kızılla soluyorlar havayı; ılık imbat esintisiyle oynaşıyor solukları. Bu, vapur değil düşler teknesi sanki. Çağlar ötesinde unutulmuş uygarlıklardan izlerle çalkalanıyor Ege. Dalgalar, kıyıdaki kumları okşuyor büyük bir aşkla. Gün utanıyor, koyulaşıyor kızıllığı. Kara bir bulut, usulca perde oluyor güneşin son demlerine. Gün, akşama dönüyor.

Enginar akşamları, yine Güler Hanım’ın hüneri. Fransız Kültür Merkezi’nin yakınındaki bir lokantada başlıyor akşamımız. Güler Hanım, enginar dolmasını kendi elleriyle yapıp getiriyor her yıl. Nur İçözü, Sevgi Koşaner, ben ve Güler Hanım dörtlüsüne bir bey eşlik ediyor. Geçen yılın konuğu Savaş Ünlü’yken, bu yıl Süleyman Bulut katılıyor aramıza. Beyaz şarabın eşlik ettiği kahkahalarımız çınlıyor nezih ortamda.

Gündüzleri okuyucularla ve dostlarla kucaklaşmamız- birkaçını unuturum belki diye isim yazmıyorum-, geceleri eski dostlarla söyleşiler derken, benim zamanım doluyor. Cumartesi sabahı güneşin ilk ışınlarına tutunup beni eve getirecek otobüse biniyorum; yüreğimde yaşanmışlıkların sıcaklığı, dudaklarımda gülümsemeyle.

26.04.2009, Eskişehir

Nermin Ekin

‘KİTABA YOLCULUK’

14. İzmir Kitap Fuarı ve etkinlikleri devam ediyor. Fuar kapsamında yayınevleri sadece kitaplarını satmıyor… Üç salonda konferanslar söyleşiler, paneller düzenliyor, şiir dinletileri yapıyor, yazarlar okurlarıyla buluşuyorlar. Alkımsanat’ta da ürünlerini okuduğunuz şairler yazarlar… Kemal Özer, Ahmet Günbaş, Ayşe Yamaç ve Mahzun Doğan… bu etkinlikler içinde yer aldılar. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu ziyaretçiler bazı standlar önünde kuyruklar oluşturmuşlar. “Cumhuriyet Kitapları”, ”YKY” en çok ziyaret edilenler arasında.

Açıldığı ilk iki gün yaklaşık altmış bin ziyaretçisi olmuş fuarın. Bu yıl, geçen yılda ulaşılan sayıdan daha fazlası bekleniyor.

Fuar bu yıl sloganını “Kitaba Yolculuk” olarak belirlemiş. Kitaba yolculuk, “Kitapla Yolculuk” olarak gelişebilir belki. Bu yıl özel bir konuk ya da isim yok fuarda ancak; 23 Nisan’ı kapsaması nedeniyle çocuklara yönelik etkinlikler var. 22 Nisan’da başlıyor bu etkinlikler. Çocuklara şiirler, çocuk kitaplarının yazarlarıyla ve çocuklarla kitaplar üstüne söyleşiler, oyunlar ve halk dansları gösterileri…

26 Nisan’a kadar sürecek 14. İzmir Kitap Fuarı. Okumayı yaşamının bir parçası yapmış olanlar, on beşinci fuarı bekleyemeyecek, kitap almaya devam edecekler ama, gelecek fuarda daha ucuza satılan kitaplardan çokça almayı hayal edecekler.

 alkımsanat   

***   ***   ***

Değinmeler

'Alireisteki Çıkmaz Sokak'

Annemin o sözünü hep anımsarım: 'Oğlum, derdi, yılan bile yerin toprağını gıda ile yermiş.' Dar zamanlarda yaşayanların tutumlu olmasını düşündüren bir söz. Bu anlayışı pekiştiren başka sözleri de vardı: 'Para dermiş ki, 'ben, beni kazanandan değil, tutandan korkarım' '. Bir çıkmaz sokakta yaşayanlar ne gibi zorluklardan geçtiklerini iyi bilir. Kendilerini aşmak, yeniden doğmak zorundadırlar.

MUSTAFA ŞERİF ONARAN

14. İzmir Kitap Fuarı'na giderken 'Kamerler Çıkmazı'ndaki doğduğum evi de görmek özlemi içindeydim. Gene kapı önlerine çömelmiş kadınlar vardı. Bu çıkmaz sokakta 60 yıl önce oturanları sordum onlara. Kimileri başka sokaklara, kimileri öte dünyaya göçmüşlerdi. Doğduğum evi satın alan bir yakınımız da, o pazar gününün tadını çıkarmak için, Kordon Boyu'na gitmişti.O çıkmaz sokağın en haşarı oğlanlarından biriydim. Nerde o eski arkadaşlarım şimdi? Nerde o ayağı nalınlı komşu kızları?Sonraları numara kondu bu sokaklara. Bizim 'Kamerler Çıkmazı' 1276 nolu sokağın bir girintisiydi. O çıkmaz sokağa ağabeyimin adı verilmiş, 'Âlim Şerif Onaran Sokağı' olmuştu.Evlerinin önüne çömelen komşulara sordum:'Neden 'Âlim Şerif Onaran Sokağı' tabelası yerinde değil?''O evin duvarları yeni boyandı da, düşmüş olmalı. Tabelayı yeniden takmayı da unuttular galiba.'İçimdeki sevince bulaşan bir kederle, duyarsızlığa küsen bir kırgınlıkla bastonuma dayanıp gitmeden önce, kapı önünde çömelen kadınların çok bilmişine dedim ki:'Yıllar önce bu doğduğum eve geldiğimde emmi oğlumun gelini Melahat bana sahanda köfte yapmıştı. Ona selamımı söyleyin.''Kamerler Çıkmazı'ndan çıkmak, insanın kendinden kurtulması, kendini yeniden bulması anlamına gelmelidir. 'Çıkmaz Sokak' bir simgedir artık. Zor yaşama koşullarını yenerek yeni bir güne çıkanların simgesi.

BİR ÇIKMAZ SOKAK DAHA

'Alireisteki Çıkmaz Sokak' da Tarık Dursun K. için yoksul geçen zamanı nasıl yendiğinin simgesidir.Deniz Kavukçuoğlu soruyordu:'Tarık abi, Dönertaş'tan yukarı doğru çıkıyoruz. Altınordu kulübünü solda bırakıp Pazaryeri'ne doğru ilerliyoruz. Orada mıydı Alireis Mahallesi?Tarık Dursun K. içinden güler gibi, 'Biraz daha yukarı çık' demekle yetiniyordu.Biraz daha yukarda, bir çıkmaz sokakta, iki katlı bir ev. Çinko kaplı bir taraçası bile var.'Kamerler Çıkmazı'ndaki bizim ev de böyleydi. Bir arka avlusu vardı. Avluda taraçaya tırmanan bir asma, suyu serin bir tulumba.Tarık Dursun K.'nın 'Alireisteki Çıkmaz Sokak'tan kurtulması, zor yaşama koşullarının üstesinden nasıl geldiğini gösterir. Üstelik daha 7 yaşlarında bir çocukken onları yalnız bırakan, çekip giden bir babanın boşluğunda kalmak, yaşama koşullarını daha da ağırlaştırıyordu.Orta öğrenimini, çok sonra, dışardan girerek tamamlayan bu özöğrenimli yazar, yaşamanın içinden geçerken önce neyi göreceğini öğrenmiş, sonra kendini geliştiren yazarları seçerken kişiliğini oluşturmayı bilmişti.Neyi göreceğini bilmek!Tarık Dursun K., neyi nasıl göreceğini şöyle açıklıyor:'İlginç bulduğum, bir hikâyem ya da romanımda tipleyeceğim kişileri seyretmeyi severim. Nasıl bakıyor, gözlerini nasıl kullanıyor, kaşlarının biçimi ne menedir, nasıl yemek yiyor, su içişi nasıl, bardağı nasıl tutuyor; konuşurken ellerini nasıl bütünlüyor, omuzları niçin düşük, niçin küskün ya da niçin bu denli coşkulu? Hep izlerim, hep gözlerim bunları. Bunlar birer montaj parçalarıdır. Günü gelir, kafamın içinden bulup çıkarır, birleştirir, bir hikâye ya da roman kişisine yakıştırırım' (TARIK DURSUN K., Tut Elimden İzmir, 'Benim Hayatım Bir Roman', Hazırlayan: Enver Ercan, TÜYAP TÜM FUARCILIK YAPIM, 2009).Önemli olan, bu davranışların öykü ya da romanda yer alması, kişilerin ruhsal yapısıyla yaşatılması, gerçekliği daha belirgin kılmasıdır.

YAŞANMIŞ GERÇEK

'Alireisteki Çıkmaz Sokak'tan gelenler her işe soyunmasını bilen, en zor koşullarda bile yaşamanın tadını çıkarmaya bakan, içi sevinç dolu kişilerdir.Tarık Dursun K.'yı otobüs biletçisi olduğu yıllardan tanırım. İnsanları gözlemlemenin ustası olan bu yazar, sıradan bir iş gibi görünen biletçiliği sevmişti.Bende iz bırakan bir gözlemi var:Belki bir emekli, belki bir öğrenci otobüsün camından uzaklara dalmış, yumulmuş avcundaki bilet parasını unutmuş gibidir. Biletçi üstelerse, şaşırmış gibi avcunu açacak, biletini alacaktır. Ama biletçi görmezden gelirse, denetçi de görünmezse, bilet almadan paçayı kurtaracaktır.Bu gözlem, ruhsal derinliği olan bir davranış biçimidir. Olayı gerçekçi kılan duruşların, bakışların, davranışların, konuşmaların arkasındaki ruhsal derinliktir.Tarık Dursun K.'nın öykülerinde, romanlarında bu ruhsal yeteneği tanıdığımız için yaşanmış gerçekliğin anlamına varırız. Sonra da o gerçekliği öyküye dönüştürmenin 'fırsat'ını ararız.Tarık Dursun K. bu 'fırsat'ı şöyle yorumluyor:'Hikâye yazmak bir 'fırsat'tır. Bunu zor elde edebiliyoruz. Kaygılarımızdan, korkularımızdan, savunmalarımızdan, ince hesapçılıklarımızdan, her an savaşa hazır, tetik üstünde beklemekten, çirkinliklerden, güzellikleri sakınmaktan, yorgunluklardan, kızgınlıklardan 'fırsat' çalabilirsek' (Benim Hayatım Roman).Zamanla 'yazma fırsatı', 'yazma tutkusu'na dönüşen Tarık Dursun K.'nın basın emekçiliğinden sinema ortamına, yayın danışmanlığından kitapçılığa uzanan çalışma alanı, hep yazma serüvenini kolaylaştıran ayrıntılardır.Kendi çabalarıyla yabancı dili de söken bu özöğrenimli yazar 60'a yaklaşan kitaplarıyla, yaşadığı bunca zamanı yazıya adamış görünüyor.Yazıya adanmış bir yaşama serüveni! Hem de nice engelleri aşmasını bilerek.Ama Nermin Hanım gibi incelikli bir öğretmenle evlenmeseydi, yazıyla uğraşarak yaşamaya katlanması, içinin sevinciyle insanlara bakması kolay olmazdı.'İyi, akıllı, duygulu bir kadındır karım' dediği Nermin Hanım, ev içi düzeniyle Tarık Dursun K.'nın zamanını çoğaltıyordu:'Eve bahçeden geçilip beton basamakla giriliyor. Dar bir hol. Sağda mutfak. Çok temiz, çok düzenli. Holden yemek salonuna, ordan da üç basamakla oturma odasına iniliyor. Çok camlı bir ev ve çok aydınlık. Çok kitaplı da. Evin egemeni kadın. Nereye bakılırsa anlaşılır. Onun titizliği, onun düzeni, onun kadıncıl dengesi duvarlardan yere serili halılara, kitaplıklardaki sıralı kitaplara, pencere kenarındaki Afrika menekşelerine, devetabanlarına ve kauçuk ağaçlarına dek çok belirgin (Benim Hayatım Roman).Oysa Ankara'da Kocabeyoğlu Pasajı'nda, ağabeyi Faruk Kakınç'la işlettiği 'züccaciye dükkânı'nı bırakırken, ağabeyi bana dert yanıyordu:'Şuna söyle Mustafa Şerif, ille de yazarlık diye tutturmuş. Yazarlıkla kim adam olmuş ki! İşte şurda gül gibi geçinip gidiyoruz.''Alireisteki Çıkmaz Sokak'tan çıkan Tarık Dursun K., eşi Nermin Hanım'ın eli değen, bahçesinde Mayıs gülleri, yaseminler, hanımelleri açan o evde, hakkı yenmişliğine inanmanın aldırmazlığı içinde, yazarlığının işe yaradığını görüyordu.

ÜZGÜN DALGINLIK

Tarık Dursun K. gibi 'Alireisteki Çıkmaz Sokak'tan gelip sineğin yağını çıkarmasını bileceksin de, yazarlıktaki hakkı yenmişliğe aldırmaz görüneceksin! Bu çelişkiyi anlamak kolay değil.Belki bunca birikimin getirisini yeterli bulmuyor, 'Alireisteki Çıkmaz Sokak'tan bahçeli bir eve geçmenin sınıf değiştirme bilincine üzgün bir dalgınlıkla bakıyordu.O üzgün dalgınlıkta başka neler var?Bir zamanlar 'Bilgi Yayınevi'nin yayın siyasetini etkileyen bir yazardı. Ahmet Tevfik Küflü, katı ilkeleri olan o usta, onun bir dediğini iki etmezdi. Hangi köprüler yıkılmıştı da, Tarık Dursun K.'nın bakışlarındaki üzgün dalgınlık, belleğini eşelemeye aldırmıyordu?Oysa Küflü yayın kesiminin en çok vergi ödeyen adamıydı. Yazarının hakkını gözetmeyi onur sayardı. Ama Küflü, iletişim kurmasını bilmeyen, tepki gösterirken duygusallıktan kurtulamayan, kendiyle de barışık olmayan bir ustaydı.Peki, Tarık Dursun K.'nın onlarca kitabı 'Bilgi Yayınları'nda uykuya mı dalacaktı? O üzgün dalgınlıkta unutulmuşluğa bırakılan böyle bir duygu da var.Ahmet Tevfik Küflü gibi deneyimli bir yayıncı neden yazarlarıyla içten ilişkiler kurmasını bilmez? Neden yıllar yılı onunla çalışan yazarlar dargın ayrılmak durumunda kalır?Oysa Selim İleri, Doğan Kitap'tan ayrılırken yayınevinin yöneticisi Gülgün Çarkoğlu'nun gönlünü almasını bilerek Everest'e geçmiştir. Sırma Köksal gibi ayrıca değer verdiği bir yayın yönetmenini seçmiştir (Dünya Kitap, 'Arafta Bir ihtiyar', Selim İleri 60 Yaşına Yeni Bir Yayınevi, Yeni Desen Çalışmalarıyla Giriyor, Faruk Şüyun-Nermin Sayın, Nisan 2009).Gülgün Çarkoğlu, Sırma Köksal gibi başarılı yayın yönetmenleriyle birlikte, 'Bilgi Yayınevi' yayın yönetmeni Biray Üstüner'i de saymalı. Ahmet Tevfik Küflü deneyimli bir yayıncı olsa da ayrıntılardaki sorunlara karışmamalı. Yayın kesimindeki sürtüşmeler yazarları yeterince tedirgin ediyor. Kadınlara özgü duyarlıkla, yayın yönetmenleri, yazarların iç dünyasını daha iyi anlıyor.Yayıncılık kesimi içine düştüğü çıkmazdan birbirini kirleterek değil, daha iyiye yönelmenin dayanışması içinde kurtulmalı. Yayıncıların piri sayılan Ahmet Tevfik Küflü'nün yayınevinden kimler geldi geçti!Yayıncılık çıkmazından bedel ödeyerek de kurtulmak kolay değildir. Ben, 60 yıl önce bıraktığım 'Kamerler Çıkmazı'ndaki baba evini gördüğüm zaman, açıldığım dünyayı daha iyi anladım.Ama 'Alireisteki Çıkmaz Sokak'tan gelen Tarık Dursun K. nice yenilgilerden geçerken; o üzgün dalgınlığında, yaşamanın anlamsızlığına öfkelendi. Bulanık belleğini eşeleyerek erken ölen bir eşi, kansere yenik düşen iyi bir ağabeyi, bırakıp giden hayırsız bir babayı anımsadı.Eninde sonunda hepimizin bir çıkmaz sokağı var. Yaşamanın anlamına varmak, biraz boş vermesini bilmek, o çıkmazdan kurtulmaya bağlıdır.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

Türkçe Günlükleri

FEYZA HEPÇİLİNGİRLER

24 NİSAN CUMA

İzmir Kitap Fuarı'nda da soruldu, okurlarımdan da bu konuda sorular gelmişti. Halit Ziya Uşaklıgil'in ilk adı nasıl söylenir? 'Halit Ziya Uşaklıgil'in ölümsüz eserinden Aşk-ı Memnu' anonsunu duydukça tüyleri diken diken olan tek ben değilmişim. O anonsla ne denmeye çalışılıyor? Halit Ziya Uşaklıgil'in ölümsüz eseri diye kastedilen 'Aşk-ı Memnu' değil mi? Oradaki '-den' eki, o eserden yola çıkıldığını, ondan yararlanarak bu dizinin yapıldığını söylemek için konmuşsa alkışla karşılanacak bir durum; ancak kastedilen anlam bu olduğunda da öyle denmez. 'Halit Ziya Uşaklıgil'in ölümsüz eseri Aşk-ı Memnu'dan (yararlanarak / esinlenerek / alınan ilhamla /uyarlanarak) dense' alkışlayanların arasına seve seve katılırım. 'O romandan esinlendik; ama çektiğimiz dizinin romanla pek ilgisi yok, aramayın.' demektir bu; takdir edilesi bir açıklama olur. Ayrıca da doğru olur; dizinin romanla 'çoğu bugün kullanılmayan kişi adları dışında- pek bir ilgisi yok. Kaldı ki 'memnu' sözcüğü de çoktan kullanımdan düştü. Ne diyelim peki, diyen olursa, işte doğrusu: 'Halit Ziya Uşaklıgil'in ölümsüz eseri Aşk-ı Memnu'dan uyarlanan Yasak Aşk'. Gelelim 'Halit' adının nasıl söylenmesi gerektiğine' Şiar Yalçın olsa 'Biz büyüklerimizden hep böyle duyduk, böyle öğrendik.' derdi ki doğrudur. Biz de büyüklerimizden 'Halit' sözcüğünün a'sının uzun söylendiğini duyduk hep. Hakkı Devrim eski yazı bilmez; ama hâlâ 'vedası' demenin yanlış olduğunu, sözcüğün sonunda (Arap alfabesine göre elbette) 'ayın' harfi bulunduğu için, 'vedaı' demenin doğru olacağını iddia eder. (Bunu dedikten sonra bu konuya birkaç gün içinde dönmek şart oldu.) Onun hoşuna gidecek açıklama da ha ') ) sesinden sonra heceyi uzun okutan bir elif (' ) olduğunu söylemektir. Eski yazıda 'Halid' diye yazılan sözcük çoktan 'Halit' biçimini almıştır; ama baktım da dizinin başında yazarın adını 'Halid' diye yazıyorlar. Herhalde yazar, adını öyle yazardı diye düşündüklerinden. Öyle yazsaydı bile onların söylediği gibi okumazdı. Özetle, yazarın adı, 'Halit' diye yazılır ve 'ha' hecesi uzun okunarak söylenir. Uzun okunmasını sağlamak için de şapkaya (^) falan gereksinme yoktur. Halide Edip Adıvar'ın adı olan 'Halide' sözcüğü de böyle, 'ha' hecesi uzatılarak okunmaz mı? 'Halide', 'Halit' sözcüğünün dişilidir (müennesi) ve insanlar 'sonsuz, daim, ebedi' anlamına geldiği için çocuklarına bu adları koymuşlardır. 'Halide' sözcüğünde 'ha' hecesi kısa okunduğunda sözcük, 'dürterek bastırılmış, saplanmış' anlamına gelen başka bir sözcük olur ki bu anlamıyla kimse çocuğuna bu sözcüğü ad olarak koymaz. Abdülhak Hamit Tarhan, yeni yazıya geçildikten sonra, eskiden 'Hamid' diye dolu dolu söylenen adının 'ham - it' gibi 'Hamit' diye yazılıp söylendiğini duyunca, 'Ömrü ahirimizde (ömrümüzün sonunda) ismimizin sonuna bir 'it' eklediler.' diye yakınırmış. Halit Ziya da adının 'bakalit' der gibi 'Halit' diye söylendiğini duysa hele hele Türk edebiyatında bir başyapıt olan romanının, içeriğinden, duygusundan, tadından tümüyle soyutlanarak bambaşka bir hale getirildiğini görse mezarında ters dönerdi.

26 NİSAN PAZAR

Sözünü etmek için beklettiğim kitapların içinde sayıca en çok olanlar şiir kitapları. Hiç değilse bir bölümüne bu hafta yer vermeliyim. 'Sulu Boya Zamanlar' (Damar Yayınları) Yunus Yaşar'ın şiirlerini topladığı kitabın adı. Şiiri bölmek hoş değil; ama tadımlık birkaç dize aktarmamın en kısa yolu bu: 'sözler soru sağanağı basarken kenti / şiirden bir döşekte, çırılçıplak soyup uyuttu ayrılığı / suların altında gizlenen yalımtopu bir çocuk / yadsıdı zaman'. Erdal Eksert, kendi türettiği, ilk duyuşta 'göreceğim geldi' anlamını çağrıştıran bir sözcüğü ad olarak vermiş şiir kitabına: 'Göresledim' (Kıyı Dergisi Yayınları). Karadeniz'in soluğunu duyuran, Karadeniz'i özleten şiirler: 'Akçaabat iskelesinde demirleyen gemilerin / ışıklarında uyuyan martılara / yorganını örten Karadeniz // unutamadığım güz'. Aynı yayınevinin bir başka kitabı da Ömer Turan'ın 'Üryan ve İsyan'ı. Ömer Hayyam'a yazdığı mektupların ilkinde şöyle diyor Ömer Turan: ''bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik' / yerle gök arasında / yürüdük yalnızlığa'. Şahin Taş'ın 'Kısa Yaz'ını (Bayrak Yayınları), kitabının arkasına aldığına göre en sevdiğini düşündüğüm şiirle selamlayayım: 'gel / dalın halini anla / yaprağın kalbini işit / sağalt / yoğalt / çoğalt aşkı / git! // dalda sızın / kalsın'' Bu da Zeki Bostan'ın 'Alarga' (Kül Sanat Yayıncılık) adlı şiir kitabının arkasına aldığı şiir: 'gölge fotoğrafın tek gerçeği / tekrarı olmayan / yaşamın molasında bile'. Kül Sanat Yayıncılık'tan başka bir şiir kitabı: 'Yalnızlık Üşür'. Arzu Alır'ın şiirleri: 'ölesiye / korkuyorum / kaybolmaktan // kim verir / 'şehre kamyon arkasında gelen' / küçük kızın rengini?' Hayatında aşktan başka kayda değer hiçbir şey olmadığını söyleyen Mesut Albayrak'ın şiirleri Sone Yayınları tarafından yayımlanmış: 'Şiirbaz'. Aşk'lı bir küçük şiiri: 'Gözlerinde aşk / bir intihar valsiydi / Gözlerinde / aşk bir illüzyon'. Sone Yayınları'nın öteki şiir kitaplarını da anmalıyım: Fesih Vural'dan 'Askıya Alınan Sözcükler', Müşür Kaya Canpolat'tan 'Düşünceden İçeri', Abuzer Aldoğan'dan 'Gönül Tutsak', Nihat Kemal Ateş'ten 'Uçuruma Düşen Çığlık'. Volkan Şenkal'ın 'Yontma Can Devri'nden (Sobil Yayıncılık) minik bir şiir: 'İstemem dünya / Benim olmasın / Baharlar / Yangın yerleri / Masal Kuşları / Sana Kalsın'.

28 NİSAN SALI

'Bizim 'güle güle'mize ne oldu? Niye herkes 'hoşça kal' diyor birbirine?' diye sormuştum ya, Cüneyt Taner Tunca: 'Kurunun yanında yaş da yanar misali; 'güle güle' de 'Allahaısmarladık'ın yanında yandı gitti galiba. 'Allahaısmarladık'ın belki Arapça kökenli, belki dinsel çağrışımlı, belki sadece 'eskiliği' nedeniyle özellikle kentli yeni nesil tarafından dışlandığını; onunla özdeş olan 'güle güle'nin de bu nedenle terk edildiğini düşünüyorum.' demiş. 'Ben de tepkiliyim bu duruma. Ne yapıyorum biliyor musunuz? Havamda değilsem; 'iyi günler' falan diye yanıtlıyorum. Hatta; 'alahaısmarladık' bile diyorum onun 'hoşça kal'ına karşı. Havamdaysam, şaka yollu, hınzırca bir tebessüm ve bakışla, 'Ben gidiyorum; kalan sizsiniz.' diyorum ve ekliyorum; 'Güle güle'nin nesi vardı?' Bir an için afallıyor muhatabım. O kendini toparlayıncaya kadar da ben çoktan uzaklaşmış oluyorum rahatlamış bir şekilde! Bir de 'kendine iyi bak' yok mu? Ne münasebetsizce bir dilektir o! İçimden, 'İyi ki söyledin!' diyorum.' diye de eklemiş. Daha önce yazmış mıydım? 'Kendine iyi bak', eskilerin 'Kendine mukayyet ol' iyi dileğinin yerini aldı. Belki bundan belki de kulağımız iyice alıştığından çeviri yoluyla geldiği ilk zamanlardaki kadar yadırganmıyor artık.

www.feyzahepcilingirler.com feyzahepgmail.com

Yıldız Teknik Üniversitesi, Türk Dili Bölümü Çukursaray Binası Kat: 2, Barbaros Bulvarı-34349 Yıldız / İst.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

Balbay ve Manisalı için imzaladılar

 

İZMİR (Cumhuriyet Ege Bürosu) - Yazarlarımız, TÜYAP 14. İzmir Kitap Fuarı kapsamında buluştukları okurlarımızla cumhuriyete bağlılık andı içti. Daha sonra Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan Mustafa Balbay ve Erol Manisalı’nın kitaplarını, Cumhuriyet Yayınları Standı’nda imzaladılar. Gazetemiz Ege Bölge Temsilcisi Serdar Kızık, Server Tanilli, Alev Coşkun, Deniz Som, Oktay Ekinci, Sevgi Özel, Deniz Kavukçu, Şükran Soner, Ümit Zileli ve İlhan Taşcı’nın katılımıyla 3 No’lu konferans salonunda düzenlenen etkinlik yoğun ilgi gördü.

“Balbay olsaydı” adlı buluşmada ilk sözü alan Server Tanilli, yargı kararı olmaksızın bir kişiyi mahkûm etmenin insanlık suçu olduğunu söyledi. Alev Coşkun, cumhuriyet ilkelerine bağlılık adına bir arada olduklarını belirtirken Deniz Som, “Yurtseverlerin tepkisi bir tsunami dalgası gibi büyüyor. Bu dalganın altında kalacaklar” yorumunu yaptı.

‘Çimentomuz çok sağlam’

Oktay Ekinci, Balbay’ın, gazetemizin Ege Bölge Bürosu’nda çalıştığı yıllardaki bir ortak anısını anlattı. Deniz Kavukçuoğlu da, “Balbay bir süreliğine yok. Onun fikirlerini dilimiz döndüğünce biz seslendireceğiz” dedi. Sevgi Özel, “Asla yılgınlık göstermeyeceğiz, akıl ve bilim yoluyla haksızlıklarla hesaplaşacağız” diye konuşurken, Şükran Soner de, “Cumhuriyeti yıkmaya çalışanlar yanılıyorlar. Direnme noktasını unutuyorlar. Bizlerin çimentosu çok sağlam, yıkılmayız” dedi.

Ümit Zileli de, yurttaşların demokratik haklarını sonuna kadar kullanarak bu hükümetin gitmesi için elinden geleni yapacağını vurguladı. Serdar Kızık da, “Ev sahibi olarak son sözümü Mustafa Kemal’in, emperyalistlere attığı tokatı anımsatarak yapmak istiyorum” diye konuştu.

 

Cumhuriyet 19.04.2009

 

14. İzmir Kitap Fuarı, 306 yayınevi ve pek çok sivil toplum kuruluşunun katılımıyla açıldı

‘Kitap kurtları’ buluştu

İZMİR (Cumhuriyet Ege Bürosu) - TÜYAP tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen 14. İzmir Kitap Fuarı, kapılarını “kitap kurtlarına” açtı. Kültürpark Uluslararası Fuar Alanı’nda gerçekleştirilen etkinlik, 306 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla 26 Nisan’a dek sürecek.

Fuar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanvekili Sırrı Aydoğan, İzmir Vali Yardımcısı Sait Topaloğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Aytekin Yılmaz, Milli Eğitim Şube Müdürü Zayide Mutlukan, etkinliğin bu yılki onur konuğu Tarık Dursun K. ve yazarların katılımıyla açıldı. TÜYAP Genel Koordinatörü Deniz Kavukçuoğlu, fuarın geçen yıla oranla yüzde 10 büyüdüğünü belirterek, “Geçen yıl fuarımızı 226 bin ziyaretçi gezdi. Bu yıl daha da artmasını bekliyoruz” diye konuştu.

Kavukçuoğlu, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanarak Metris Cezaevi’ne konulan gazetemiz yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı’nın kitap fuarındaki imza gününe katılamaması nedeniyle üzüntülü olduklarını da vurguladı. Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Çetin Tüzüner, gençlere okuma alışkanlığının kazandırılması gerektiğini söyledi. Tüzüner, fuarda geniş bir konu yelpazesi içinde konferans, söyleşi, panel, şiir dinletisi gibi 142 etkinliğin gerçekleştirileceğini de belirtti. Konuşmaların ardından etkinliğin onur konuğu Tarık Dursun K.’ya plaket verildi. Plaketi gazetemiz yazarı Server Tanilli’den alan Tarık Dursun K., Tanilli’nin demokrasi uğruna savaş verdiğini vurguladı.

Cumhuriyet Kitapları da fuarda

Cumhuriyet Kitapları, bu yıl da gazetemizin yazarlarını okurlarıyla buluşturacak. Dün Zeynep Oral, Sevgi Özel, Öner Yağcı, Deniz Som, Ümit Zileli, Ataol Behramoğlu, Bahadır Selim Dilek, Tarık Dursun K. ve Şeref Bakşık, okurlarıyla söyleştiler ve kitaplarını imzaladılar.

Cumhuriyet Kitapları’nın İzmir Dil Derneği’yle birlikte düzenlediği, “Tarık Dursun’un Dilinden İncelikler” söyleşisi de Ahmet Önel, Mehmet Atilla ve Özlem Fedai’nin katılımıyla gerçekleştirildi.

Bugün de Cumhuriyet Kitapları Standı’ndaki etkinlikler 3 No’lu salonda saat 13.15’te emekli Cumhuriyet Savcısı Talat Şalk’ın kitabıyla aynı ismi taşıyan “İmralı’da Öcalan’a Soruldu” başlıklı söyleşisiyle başlayacak. Şalk, söyleşinin ardından 14.30-15.30 saatleri arasında Sabriye Okkır’la birlikte kitap imzasına katılacak. Cumhuriyet Kitapları’nda Hikmet Çetinkaya ve Serdar Kızık’ın imza etkinliği de bugün 15.30-16.30 saatleri arasında gerçekleştirilecek.

Cumhuriyet 24.04.2009

 

İzmir’deki Kitap Fuarı’nı Doğu’ya; Diyarbakır’daki çocukları Ege’ye taşıyabilsem

Ege’den Doğu’ya tüm çocuklar...

14 . TÜYAP İzmir Kitap Fuarı doludizgin sürüyor... Oradaydım. Fuarın orta yerindeki Cumhuriyet Kitap Standı doldu doldu, taştı; kuyruklar bitmek bilmedi; kucaklaşmaların sonu gelmedi... Bence bunun başlıca nedeni yazarlar ya da kitaplar değildi.

Bu yoğun ilginin başlıca nedeni, içinde yaşadığımız haksızlıklara karşı insanların içinde biriken öfkeydi, haksızlıklara karşı çıkma, isyan duygusuydu ve en çok da direnme tutkusuydu... Ege’nin 5000 yıllık aydınlığı yüzlerine yansımış insanlar... (Bu tanımlama benim değil. Deniz Kavukçuoğlu’nun.) İşte o insanlar Cumhuriyet standından ayrılmak istemediler gün boyunca! Bizlerle ama aynı zamanda özgürlükleri ve söz hakları ellerinden alınmış Mustafa Balbay ve Erol Manisalı’yla kucaklaşıyorlardı.

İzmir Kitap Fuarı’nda dikkatimi çeken bir nokta genç okurların, çocuk okurların bolluğuydu... Çocuk kitapları deyince Günışığı Kitapları’nın (Çıtır Çıtır Felsefe dizisinden Behiç Ak’ın kitaplarına) gönlümde çok ayrı bir yeri var. Ancak Cumhuriyet Kitap’ın başlattığı büyük forma, resimli çocuk ve gençlik dizisinin bunca popüler olduğunu görmek sevindiriciydi.

Bir zamanlar Cumhuriyet yazarları da çocuktu... Buradan hareketle çocukluk anılarını tüm çocuklarla paylaşan iki kitap çıktı. İlki “Düşler Kuruyorum” Şükran Soner, Oktay Akbal, Deniz Som, Ataol Behramoğlu’nun; ikincisi “Uyumak İstemeyen Çocuk” Erol Manisalı, Işık Kansu, Serdar Kansu ve benim öykülerimizi içeriyor. Bu dizinin devamı gelecek.

Hazır İzmir’deyiz, Hasan Barışcan’ın yazıp Zafer Temoçin’in resimlediği, yine çocuk ve gençlere yönelik “Tanrıların Yurdu Ege” kitabı yörenin birikimleri ve zenginliklerle dolu. Tanrılardan önce Amazonlar, analar, anatanrıçaların kurduğu, İskender’in rüyalarında gördüğü ve yeniden kurdurttuğu İzmir’in her yaştan çocukları için harika bir armağan kitap! Hele şu 23 Nisan tatilinde!

YA ÖTEKİ ÇOCUKLAR

Tamam ben Kitap Fuarı’nı bahane edip Ege kıyılarında dolaşa durayım, ya öteki çocuklar?

“Doğu’da ve Güneydoğu’da güvenlik güçlerine taş attıkları gerekçesiyle yüzlerce çocuğun hayatı karartılmakta, geleceği yok edilmektedir. Taş atmak gibi oldukça masum sayılabilecek bir eylemden dolayı, bir çocuğun yaşadığı yıl kadar hapse mahkûm edilmesi, nereden bakılırsa bakılsın yanlıştır.”

Dün 23 Nisan’dı. Milletvekillerine yollanan mektuplar bu cümlelerle başlıyordu. Ve şöyle devam ediyordu:

“Mahkûm edilmeseler bile, yedikleri dayak, gördükleri işkence, işittikleri tehdit, ailelerinden ve okullarından uzaklaştırılmaları, ağır suçlularla aynı mekânda yaşamaları, tahliye olsalar dahi tekrar hapsedilme korkusu, bu çocuklarda kolay kolay başa çıkamayacakları, yaşamlarını etkileyecek bir travma oluşturmaktadır. Çocuktan suçlu işte tam böyle oluşturulur. Eğer bu acımasızlığın önüne hemen şimdi geçilmezse, toplumsal vicdanımız uzun yıllar üstesinden gelemeyeceğimiz biçimde yaralanacaktır. Çocukların çektiği bu acıların sorumlusu hepimiziz! Ama yasama yetkisinde bulunan sizler hepimizden daha fazla sorumlusunuz.”

ÇOCUKTAN YANA OLMAK

Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları olarak, halkın temsilcisi milletvekillerinden siyasal kimliklerini düşünce ve inançlarını bir yana bırakıp “çocuklardan yana” olmalarını istiyorduk. Altına imza attığımız uluslararası çocuk hakları sözleşmelerini, “suçlu çocuk değil suça sürüklenen çocuk vardır” kavramını anımsatıp soruşturulan, kovuşturulan, cezalandırılan ve ceza çektirilen çocuklarla yetişkinler arasında bir ayrım yapılmadığını vurguluyorduk. Bu aksaklığın başlıca nedeni bu çocukların terörle mücadele kapsamında ele alınmalarıydı!

Dün 23 Nisan çocuk bayramıydı: Uygar toplumlarda amaç çocuğu cezalandırmak değil, çocuğu topluma ve kendisine kazanmaktır. Bu yüzden “çocuğun yararı ilkesi” öncelik taşır. Çağdaş hukuk da bu ilkeye göre düzenlenmiştir. Keşke hükümet bunu da anımsasa! Keşke İzmir’deki Kitap Fuarı’nı Doğu’ya; Diyarbakır’daki çocukları Ege’ye taşıyabilsem...

zeynep@zeyneporal.com

Faks: 0 212 - 257 16 50

 

BİR BAKIMA

SERVER TANİLLİ

14. İzmir Kitap Fuarı’ndan...

TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen, 14. İzmir Kitap Fuarı, geçtiğimiz cumartesi, kapılarını kitapseverlere açtı.

Açılışta, aydınlardan ve halktan katılım pek doyurucu idi.

Yetkililer, başta Deniz Kavukçuoğlu olmak üzere, gitgide gelişen bir ortamı gösteriyorlar: Fuar, geçen yıla oranla, yüzde 10 büyümüştür; geçen yıl 226 bin ziyaretçi gezmiştir ve bu yıl bu rakamın artması bekleniyor.

Fuarda, geniş bir konu zenginliği içinde, söyleşi, panel, konferans, şiir dinletisi gibi 142 etkinlik yer almıştır.

Ve zengin bir sergi yelpazesi...

Fuarın onur konuğu Tarık Dursun K’ya da ilk günden bir plaket vererek bağrımıza bastık onu...

İlk günden gitgide artan bir kitapseverler kitlesi fuara akıyor; hafta sonunda bu sayı daha da artacak.

Bütün gördüklerimiz, İzmir’e yakışır güzellikte...

*

Okur olarak karşılaştığımız herkeste bir de, derin bir kaygı ve gelecek korkusu. Soru hep şu: Türkiye nereye gidiyor? Daha doğrusu, nereye götürülüyor ülkemiz?

Arkasından, Ergenekon soruşturması...

Bir de, Mustafa Balbay ile Prof. Dr. Erol Manisalı ne zaman özgürlüklerine kavuşacaklar?

Okurların derin kaygılarını yatıştırmaya çalışıyor ve gözleri geleceğe çevirmeye çabalıyoruz.

Nitekim, fuarda bir söyleşide, gelecek tehlikesine karşı, en başta gerçek bir “Sosyal Demokrat Parti”nin hızla yaratılışı gereğine değindim; yürürlükteki dağınıklıkla hiçbir yere varamazdık. En başta, CHP’lilere büyük bir görev düşmektedir.

Bir başka gerçeğe de değindik: Türkiye’nin gelip durduğu noktada, sosyal demokrat bir parti de yetersiz kalır. Bir fikir versin diye, Bağımsız Cumhuriyet Partisi’nin programına bakılması gereğine değindim...

Öte yandan, Köy Enstitüleri üstüne, bu yıl da, 17 Nisan öncesinde ve sonrasında, güzel yazılar yayımlanıyor.

Bir de müjdemiz olacak: Kastamonu Üniversitesi, Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 70. yılında 15-16-17 Nisan 2010’da büyük bir sempozyum toplayacak.

Üniversite, pek onurlu bir iş yapıyor.

Hepimiz orada olacağız...

*

Okurlarımıza yeni yayınlardan da haberler...

- Karl Marx üstüne ufkumuz gitgide zenginleşiyor: Francis Wheen’in, E Yayınlar’dan Karl Marx’ı bir örnek. Ayrıca duracağız üstünde. Siz şimdiden güzel okuyadurun!

Bir de, dev bir romancımız Vedat Türkali’nin yeni bir romanı: Yalancı Tanıklar Kahvesi’nde, yazar, yakın geçmişimizi anlatıyor. Bugünü anlamak için onu okumaksa şart, özellikle “solun başarısızlığı”nı. Yakınmalarla oyalanmanın anlamı yok, okuyunuz! Ayrıca, biz de duracağız yakında bu eser üstünde...

- Cumhuriyet Kitaplar’da en son çıkanlar şunlar: Öner Yağcı, Kir; Tarık Dursun K., Hasangiller, Sabriye Okkır, Cinayeti Gördüm; Hikmet Çetinkaya, Besleme Medyanın Aslanları; Talat Şalk, İmralı’da Öcalan’a Soruldu; Ümit Zileli, Cumhurun Trajedisi; Şeref Bakşık, CHP İle Bir Ömür; Hasan Barışcan, Tanrıların Yurdu Ege; Deniz Som, Türkiye İslam Cumhuriyeti; Mustafa Balbay, Nasreddin Hoca ile Eşeği ve Hoca ile Çocuklar.

- Kırmızı Yayınlar’da şunlar: Ali Cengizkan, Kırmızı Gün Beyaz Gece; Ali M. İrat, Modernizmin Erittikleri. Sünniler, Şîîler ve Aleviler, Pierre-Jean Amar, Basın Fotoğrafçılığı. “Gözleri Çelik Mavisi.”

- Evrensel Yayınlar’dan şunlar: Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi; Felsefe, Bilim ve Din (Asım Bezirci çevirisi); Sennur Sezer, Kirlenmiş Kâğıtlar; Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları; Yılmaz Onay, Yazılar Filmatik; Kürt Halk Tarihi’nde 13 İlginç Yaprak; Nejat Elibol, Geleceğe İlk Adım.

- Berfin Yayınları’nda şunlar: Arif Tekin, Kuran’da Allah; Arslan Kacar, Pepo Kuşu (roman); Ahmet Türkay, Gelecekten Ödünç Ömürle Öykü; İbrahim Ülger, Zerdüşt (Işığın Kaynağı Doğu).

- Asya Şafak Yayınları’nda: Yılmaz Dikbaş, Efendi Teröristler.

- Uğur Mumcu Yayınları’nda şu: 18.30 Söyleşileri, No. 5 (2006-2008).

- Uğur Pişmanlık, Tarsus Basın Tarihi (1908-2008), Tarsus Kültür ve Dayanışma Derneği Yayınları.

- Yüksel Mert, Bilinmeyen Atatürk, Ares Kitap.

Cumhuriyet 24.04.2009

CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLERİ 2

7/5/2009 · Kategori: Dergi/Gazete

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

Diyarbakır'da yasak aşk

Özcan Karabulut ilk romanı Amida, Eğer Sana Gelemezsem ile 63. Yunus Nadi Roman Ödülü'nün sahibi oldu.

Ayça TEZER

-İlk romanınızla Yunus Nadi Ödülü'nü aldınız. Bu konudaki düşünceniz? -Evet, Amida bir ilk roman, ama yazarının otuz yıllık bir yazı serüveninin olduğu unutulmamalı. Şimdi dönüp geriye baktığımda, farklı diziliş taktikleriyle her sözcüğün, her cümlenin önem kazandığı, farklı biçimlerin denenebildiği, anlamın çok zaman yüzeyde değil, tersine derinde olduğu bir yazınsal türden gelmemin yanı sıra, farklı roman okumalarımın da Amida'ya katkısının olduğunu görüyorum. ÇOCUK İŞÇİLER- Romanınızda 'çocuk işçiler' sorununa değiniyorsunuz. Bu konuya olan ilginiz nereden geliyor? - Çocuk işçilik konusu yaklaşık on altı yıldır ilgi alanımda. İşçi sendikalarında çalışıyorum ve başka sendikal çalışmaların yanı sıra çocuk işçiliğine karşı projeler geliştiriyorum. Bu alanda ILO, UNICEF gibi uluslararası kuruluşlarla, kamu kurumlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışıyoruz. Çocuk işçiliğiyle ilgili makalelerim ve kitaplarım var. Çocuk işçilik temel sorunlarla ilişkili olarak Diyarbakır'da,Türkiye'de ve dünyada önemli bir sorun. Çocuk işçiliğiyle mücadele etmek, romanın ana karakterlerinden Arat'ı diri tutuyor, onun temel sorunlarla yakından ilgilenmesini sağlıyor. Örneğin, insanların çok kimlikli olduğunu görüyor Arat, yaşam hakkı için, bir arada yaşamak için sınıfsal kimliğin önemini vurguluyor. Arat'ın, çocuk işçiliğiyle mücadele etmenin işçi hak ve özgürlüklerini koruma ve geliştirme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu söylemesi, sendikalara ve sendikacılara eleştirel bakması da bu yüzden. Çocuklara 'vefa borcu'muz olduğunu düşündüğüm için, romanın katmanlarından birini de çocuk işçiler oluşturdu, diyebilirim.- Romandaki Arat karakteri gerçekten çok ilginç bir karakter. Arat bazen anlatıcının bile üstüne çıkabiliyor. Anlatıcı mı onu yönlendiriyor, o mu anlatıcıyı çoğu zaman karışıyor. -Arat, üst anlatıcının kurguladığı bir karakter, yaşadıklarını kurgulayan bir anlatıcı aynı zamanda. Arat'la romancı arasında yer yer otobiyografik ilişkiler var. Bir ana karakter olarak Arat, kendi öyküsünü yazması için üst anlatıcıyı zorluyor. Kim zaman üst anlatıcı kendini Arat'ın yerine koyuyor, kimi zaman çalışma masasına çekiliyor, bütün bunların tadını sonuna kadar çıkarıyor. Arat'ı yaratan, onun peşinden koşan benim elbette. Italo Svevo gibi söyleyecek olursam, Arat benim icadım, onu ben uydurdum ve uydurmanın yalan söylemek demek olmadığını biliyorum.- Amida karakteri de çok ilginç. Dilşa adı Amida'yla değişiyor. Başı örtülü olmasına ve Diyarbakır gibi kapalı bir çevrede yaşamasına rağmen hayatın içinde olan, yerine göre gücünü etrafına hissettirebilen ama törelere de sıkı sıkıya bağlanmış bir kadın...- Evliya Çelebi metinlerinde bir zamanlar Diyarbakır'a hükümdarlık etmiş Amida adına rastlayınca, kadın karakterin yazgısı değişti. Kadın hükümdar Amida'yı 'kapalı kadın' imgesiyle günümüzün Diyarbakır'ına taşıdım: Törelere zincirle bağlanmış, çaresiz bir kadın imgesi. Güneydoğu'da yoksulluk, çocuk işçilik, çatışmalar, kadın intiharları, töre cinayetleri var olan kadın sorunlarını daha da katmerleştiriyor.-Yazmayı bir yas tutma seremonisi olarak görüyorsunuz adeta. - 'Kadınlar senin için ölsün' diyen Carmen; 'Korkarım kadınlar sizi çok üzecek' diyen Köstenceli Münevver Reşit; 'Amcalar pislik yapıyor' diyen çocuk işçi Uğur; Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevinde ölüm oruçlarından, tecritten, işkenceden çıkan Rizgarî; dağdaki Muhsin; Muhsin'in anası Halti Hazey; polis baskınında öldüğü sanılan, ancak yaşadığı anlaşılan Ermeni asıllı Simla; 'Bu erkekler niye böyle? Kadınlardan her istediklerini elde etmeye hakları olduğunu mu sanıyorlar?' diye soran Serpil; 'Ak memelerden korkağa pay düşmez,' diyen Amida; 'Yas 48 saat, sevişmek ömür boyu' diyen Arat; insana birbirine karşıt duygular hissettiren Diyarbakır' Romanın andığım bütün karakterleri, yazma eyleminin bir yas tutma biçimi olabileceğini düşündürüyor. Evet, bu romandan sonra yazmak, aynı zamanda bir yas tutma biçimi artık, en azından benim için. nAmida, Eğer Sana Gelemezsem/ Özcan Karabulut/ Can Yayınları/ 324 s.

İnsanoğlunun trajedilerinde yol almak

Hakan Yaman, ikinci romanı Fotoğraftaki Kadın ile aldı Yunus Nadi Roman Ödülünü.

Selcen AKSEL

-Bazı açılardan daha oylumlu bir tür olarak nitelenebilecek olan roman türünü seçişinizin belli nedenleri var mı? Bunu anlatımınızda yan öyküler ve ana karakterle sınırlanmayan ayrıntılarla bütünlenen üslubunuzla ilişkisi var mı?- Romanı her zaman kendime daha yakın buldum. Diğer edebi türleri de zevkle okumama rağmen romanın bende farklı bir yeri var. Özellikle uzun soluklu bir macera olduğu için ve yazarken bana çok sevdiğim bir yan uğraş imkanı tanıdığı, beni uzun ve zevkli araştırmalar yapmak zorunda bıraktığı için, bazen küçük detaylarlarla saatlerce beni uğraştırdığı için roman yazmayı daha keyifli buluyorum.Ancak buradan öykü yazarlığını da önemsemediğim anlaşılmasın. Hatta tam tersi iyi bir öykü yazmanın roman yazmaktan çok daha zor olduğunu düşünmüşümdür hep. - Bir yandan peşinden gidilen tutkulu bir aşk, bir yandan özenle saklanan umudun yitip gitmemesi için gösterilen çaba; böylesine iki öğeli bir tematik bütünlük içinde sizin romanınızı bir aşk romanı olarak yine de değerlendirebilir miyiz ?- Bu değerlendirmeyi benden önce eleştirmenler yapmışlardı. Her ne kadar romanların böyle tek sözcükle kategorize edilmesini çok doğru bulmasam da ben de bu görüşe katılıyorum. Derinlerdeki ağırlık noktasını insanoğlunun iki önemli trajedisi, yalnızlık ve cinselliğin oluşturduğu bir düzlemde ilerleyen bir aşk romanı diyebiliriz. Biraz marazi bir aşkın romanı. Bu anlamda klasik aşk romanlarından ayrılıyor. Ama yine de öyle nitelenebilir.

DOĞAL BİR DURUM

- Romanda ana karakterin hayata ve insanlara, belli bir kültürel ve entelektüel birikimle baktığını anlıyoruz. Ancak orta halli bir yaşam sürüyor, bazen basitleşebiliyor ve tutkusu söz konusu olduğunda uçlarda geziniyor. Bu simgesel olarak bir içsel çarpışma ve uyumsuzluğun yansıması mı?- Bu tespitinizi tüm insanlarda var olan ve kanımca olması da gereken doğal bir durum olarak kabullenmeliyiz. Hepimiz içimizde sosyal çevre için giydirilmiş bir 'ben' ile yalnız kaldığımızda ya da kendimizi rahat hissettiğimiz ortamlarda kaldığımız 'çırılçıplaklık' veya 'yarı çıplaklık' halini bir arada yaşıyoruz. Bu iniş çıkışlar yaşantımızın en temel ve doğal halleri. Romanın ana karakteri Suphi de doğal olarak içinde bu karşıtlığı barındırıyor. Üstelik kendine has ruh hali nedeniyle Suphi'de bu iniş çıkışlar zaman zaman biraz abartılı da olabiliyor.- Buna bağlı olarak; tarihsel döneme ilişkin ipuçlarıyla yüklü olmasa da, romanınızın günümüz dünyasının ve Türkiye'nin neresinde durduğunu sormak istiyorum...- Romanda çok açık bir tarih vermedim ama roman günümüzde geçiyor. Romanın günümüzde geçtiğini Suphi'nin yaşından ve gençliğinden bahsederken 1970'li yıllarla ilgili olarak anlattıklarından veya fotoğrafçılıktan söz ederken kendisinin artık geride kaldığı, her şeyin 'dijital' oluşundan yakındığı bazı bölümlerden anlıyoruz. Aslında bunu çok da önemsemiyorum. Bu romanın elli yıl önce ya da sonra geçmesi içinde anlatılanları fazla bir değişikliğe uğratmazdı diye düşünüyorum. - Yapıtlarınızın bu ikincisiyle, yazı sanatında nasıl bir yolda ilerlemiş oluyorsunuz? Bazı açılardan farklı bir anlatım söz konusuyken...- İlk romanım bittiğinde aklımda iki roman taslağı vardı. Bunlardan biri 'Fotoğraftaki Kadın' diğeri de şu an üzerinde çalıştığım romandı. Fakat 'Fotoğraftaki Kadın' kendiliğinden öne çıkıp, adeta kendini yazdırdı. İlk romanımı altı yılda bitirebilmiştim. Bu romanımın sanki bir şiir gibi gelip sözcüklere ve cümlelere dökülerek kendiliğinden kâğıtları doldurdu. Çok keyif alarak yazdığım bir roman oldu. Bu anlamda ilkinden oldukça farklı bir yazı süreçte yazıldı. Ayrıca yazdığım her yeni romanda farklı şeyler denemek istiyorum. Fotoğraftaki Kadın/ Hakan Yaman/ Doğan Kitap/ 234 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Hikâyelerim özgün ve ilgi çekici'

Gönül Çolak ' Komi ve Kemikler' adlı öykü kitabıylaYunus Nadi Öykü Ödülünü aldı.

Ceren ÇIPLAK

-Yunus Nadi Ödülleri'nde öykü dalında birinciliği paylaştınız. Ödüle ve derecenize ilişkin düşünceleriniz nelerdir?- - Yunus Nadi şu ana kadar başvurduğum ilk ve tek yarışmaydı. Bu kitap aslında çok uzun ve emek verilmiş, zorlu bir yaşantının sonucu içimden düşürdüğüm bir taştı. O taş güçlü bir ivme yaratmış olmalı ki domino taşları gibi diğerleri de devrilmeye başladı. Ödül de bu taşlardan biri ve belki de en büyüğü. Yunus Nadi gibi Türk Edebiyatı için son derece prestijli ve büyük bir ödülü almak gurur verici. - Kitabınızın başarı kazanmasını neye bağlıyorsunuz?- Hiçbir zaman başarıyı hedeflemedim. 'Komi ve Kemikler'i yazma sürecinde ödül ya da yayımlanıp yayımlanmayacağı kaygısı taşımadım hiç. Hatta eleştiri alabileceğini tahmin ettiğim bölümleri, uzamış, sarkmış, dağılmış gibi gözüken yerleri tasarımımdan ödün vermemek adına kısaltmadım. Çünkü toplamda bir etki yaratmak, okuru kitabın içinde sıkıştırmak, kaybetmekti niyetim. Aynı hayatın bize yaptığı gibi' Ben kendi yolumdan gitmeye uğraştım hep. - Eleştirilere ilişkin neler söyleyebilirsiniz? - Eleştirilere gelince; gerek basında çıkan yazılar, gerekse kitap arkasına yazılan kritikler hep olumlu yöndeydi. Şu ana kadar olumsuz bir eleştiri duymadım. Kurgu ve matematiği özgün ve başarılı bulundu mesela. Dil için de aynı şeyler söylendi. Çok değerli ustalardan övgüler alarak çıktı kitap yolculuğuna. Başta İsmail Mert Başat olmak üzere, Ahmet Telli.. ve bana inanan tüm büyüklerime ve dostlarıma cömert kritikleri için teşekkür etmek istiyorum. Bu zaten büyük bir başarıydı benim için.

HAYATI İZLEYEREK YAZDIM >

- Komi ve Kemikler > ilk öykü kitabınız olmasına rağmen kurgusundaki özgünlük dikkat çekiyor. Bu kurgu başarısını nasıl sağladınız? >- Son derece riskli bir şeyi denediğimi biliyordum. Çünkü bu güçlükte bir kurgunun ortası yoktur. Başaramazsanız her şeyi çöpe atmanız gerekir. > En küçük bir tereddütte bile yer vermemeniz gerekir. Aksi halde yazarın kafa karışıklığı ve ne yapmak istediğine ilişkin kararsızlığı olarak algılanır. Öyledir de zaten. Tabii ki çok zorlandım. Çünkü burada rakamlarla ve sembollerle değil sayfalarca yazıyı çevirmek durumundasınız. - 'Komi ve Kemikler'in yazarı kimdir' ve öykü çalışmaları ne zaman başladı?- Bu kitabın yazarı somut ve maddi hayatla bağları kopuk biridir ya da gittikçe bu bağ zayıflamaktadır. Ama yine de birkaç şey söylemek gerekirse; 1971 yılında Antalya'nın Serik ilçesinde doğdum. Çocukluğumun geçtiği yer burası. Ortaöğrenimimi > Antalya'da tamamladıktan sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi İngilizce Bölümü'nden mezun oldum ve sonrasında İstanbul'a geldim. Birkaç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra istifa ettim. Özel sektörde işlerde çalışmanın yanında, oyunculuk ve müzikle ilgilendim. Şahika Tekand'ın atölyesinde çalıştım bir süre. Beklan Algan ve Ayla Algan'la 'Yaratıcı drama' üzerine çalıştım ve kendilerine asistanlık yaptım. Bir uzun metrajlı film senaryosu yazdım, yine gün yüzüne çıkaramadığım. Ara sıra söyleşiler yazdım kitap ekleri için. Yazmaya ne zaman başladığım gibi bir sorunun cevabı yok bende. Çok suskun ve hareketsiz bir çocukluk yaşantım oldu. Bunun şimdilerde ne anlama geldiğini çözebiliyorum. Her şeyi büyük bir dikkatle, tamamen bir yabancı gibi izlediğim için hayata katılamazdım pek. Bence yazı o zamanlar > başladı' Ama bir bütünlük oluşturacak ve edebi bir tarza girebilecek şekilde 1996 yılında yazmaya başladım. Komi ve Kemikler/ Gönül Çolak/ Kırmızı Yayınları/124 s.

'Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir'

Murat Özyaşar, 'Ayna Çarpması' adlı öykü kitabıylaYunus Nadi Öykü Ödülünü aldı.

Mehmet PİŞKİN

'KENDİME TUTTUĞUM BİR DEFTER'

azmaya ne zaman ve nasıl başladınız? - Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir! Edebiyata bulaşmamı sağlayan ortaokuldaki Türkçe öğretmenim değil de bize birkaç haftalığına derse giren stajyer Türkçe öğretmeni oldu. Dersimize sürekli giren öğretmenin adını hatırlamıyorum, stajyer öğretmenimin adını ise adım gibi hatırlıyorum. Adı; Bilal Küçük'tü. Bir iki hafta dersimize girdikten sonra onu bir daha göremedim. Peki ne yapmıştı da beni böylesine etkilemişti? İkinci veya üçüncü derslerin birinde tahtaya Yahya Kemal'in 'Sessiz Gemi' şiirini yazmış ve sonra da o şiiri yorumlamaya başlamıştı. O yorumladıkça ben sanki dersi bir tek bana anlatıyormuş duygusuna kapılmıştım. Onun yorumuna göre şiirde 'gemi' sözcüğü 'tabut' sözcüğü yerine kullanılıyordu. Üstelik şiirin hiçbir yerinde 'tabut' sözcüğü geçmiyordu, işte bu temsili istiare beni fazlasıyla etkilemiş, bir sözcüğün gerektiğinde bir başka sözcük yerine kullanılması, sözcüklerin bir büyüsü olduğu fikrini yaratmıştı bende. - Kitabınız, Pavase'nin, 'Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum' sözü ile başlayıp, The Beatles'ın şarkı sözlerinden, 'Bu sabah aynaya baktım, kimseyi göremedim' sözüyle bitiyor. Kitabın yazılma serüveninden söz eder misiniz?- Evet, sizin de belirttiğiniz gibi, Pavese Yaşama Uğraşı adlı kitabında 'Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.' diyordu. Bu cümlesine karşılık The Beatles de bir şarkı yapmış ve şarkının bir yerinde şöyle diyordu: 'Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.' Ben de bu buluşmaya dahil olmak istedim ve Ayna Çarpması'nı Pavese'nin cümlesiyle açıp The Beatles'ın dizesiyle kapamak ve bu iki cümle arasında olup bitenleri anlatan bir kitap yapmak istedim. Yani öykülerden önce bir kitap yapma fikri vardı kafamda. Benimkisi bir kitap yazmaktan çok bir kitap yapmaktı.

'MUTLU BİR HARF YOKTUR'

- Öykülerinizde genelde karamsar bir hava var, bunun nedeni nedir acaba?- Çünkü mutlu harf yoktur ve herkes kendi 'kara'sını döker sayfaya.-'İtiraf' adlı öykünüzdeki Selim karakterinin cezaevinde siyasal bir tutukluyken uzaktan sevdiği kızı görebilme adına 'itirafçılar koğuşuna' geçip geçmediği finalde muallâkta kalıyor. Selim, âşık olduğu kız için 'itirafçı koğuşuna' geçiyor mu?-Yazdığım bir öyküyü sonradan açıklama gayreti içerisine girmek açıkçası zoruma gidiyor. Bu sebeple Selim'in 'itirafçılar koğuşu'na gidip gitmediğini belirtmek yerine ya da bunu hak'katen merak eden okurlar, Cumhuriyet Kitap'ın 989. sayısında 'Ayna Çarpması'nda Metin İçi Geçişler' adlı bir yazı yayımlandı, bu yazıya bakabilirler. - İlk öykü kitabınız Ayna Çarpması ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne layık görüldünüz, neler hissediyorsunuz? Bu bağlamda ödüller hakkında neler düşünüyorsunuz?- Böylesine köklü ve sicili temiz bir ödülü almış olmaktan mutluluk duydum. Ödüllerin ödül alan eseri öne çıkardığını düşünüyorum. Bunun dışında hiçbir ödül hiç kimseyi yazar yapmaz, sadece kişiyi daha görünür kılar diye düşünüyorum. Ödül alan eser iyidir, almayan kötüdür gibi bir kolaycılığa düşmemek gerekir, Sevim Burak da Sait Faik Ödülü'nü almak istemişti, ama o günkü koşullarda bu mümkün olmadı, bu onun kötü bir yazar olduğunu asla göstermez. Ayna Çarpması/ Murat Özyaşar/ Doğan Kitap/ 98 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009


YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Ok gibi olsam yabana atarlar'

İşsizliği konu alan çalışmasıyla 2009 Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne Ahmet Ümit Akkoca değer görüldü.

Elif BEREKETLİ

izerken nelerden besleniyorsunuz, neler dürtülüyor sizi? - İlgi alanıma ülke ve dünya sorunları giriyor aslında. Eğer düzenli bir yerde çalışsaydım bu konuları işlerdim. Şimdi yarışma karikatürleriyle ilgilendiğim için benden istenilen konularda çiziyorum. Genel bir politikliğim olduğu söylenemez. Çizgilerimde Türk kültüründen besleniyorum. Haksızlığa başkaldırı, adalet duygusu, başkalarına ve çevreye zarar vermeme, ülke ve dünya insanlığı için barış, insana ait değerlerin zaafa uğraması dürtüyor beni.- Politik olmadığınızı söylüyorsunuz. Politik karikatür üzerinde tabu var mı sizce şu an Türkiye'de? Aslında daha da önemlisi, zamanında bazı mizah dergilerinin başına gelenler sizce bugün otosansür nedeni oldu mu?- Eleştirel düşünceler kızgınlığa ve önyargılara dayanmamalı. Çeşitli durumlar ve olaylar karşısında takındığımız tavırlar, sarf ettiğimiz sözler daha sonra kaybolup gidiyor. Ama çizgiler kaybolmuyor. Alıcılar tarafından yapılan değerlendirmelerde her şeyden önce karikatür sanatının özellikleri göz önüne alınmalı. Hiçbir konuda hakareti onaylamayan bir kişi olarak, sanatın da özgür iradeyle yapılabileceğine inanıyorum. Çizer entegre bir kişiliktir. Bu özelliği önemlidir. Yukarıda söylediklerimin haricinde şartlar bu özelliğe gölge düşürmemeli. Bazı tanımlamalarda olduğu gibi, karikatür yıkıcılık değildir aslında. Eğer yıkıcılıksa, o zaten başka bir yapıcılığı getirir. Ağırlıklı olarak, yapıcılıkta odaklanmalı söz konusu bazı tanımlamalar.

'KARİKATÜR SÜREKLİ DEVRİMDİR'

- 'Otokontrol' ile 'otosansür'ü ayıran çizginin özgürce çekilememesi düzenle uzlaşmaya neden olmaz mı peki? Doğuşu muhalefete dayanan böyle bir alanda özellikle...- Evet, doğru, karikatürün var oluş nedeni muhalefet yapmaktır... Ama neye karşı muhalefet? Tabiî ki düzendeki olumsuzluklara, haksızlıklara, yanlış yapılan işlere karşı muhalefet. Düzenle uzlaşmasına gelince, dedemin bir sözü vardı: 'Ok gibi doğru olsam yabana atarlar beni, yay gibi eğri olsam elde tutarlar beni.' Yay gibi eğri olmak herhalde biraz esnek olmak anlamına da geliyor. Ben karikatürde bu yaklaşımı onaylamamakla beraber, özellikle basında çalışan karikatürcüler için kapının önüne konulma gibi bir risk de olabileceğini söylemek zorundayım. - Kapının önüne konma durumu olan karikatürcülerin hayalgücünün egemenlerce kontrol altında tutulması anlamına gelir bu da pekâlâ. Peki, karikatürün hayalgücü ve dolaylı olarak da felsefeyle ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz; 'konjonktürden bağımsız olarak' ve 'bugünlerde ülkemizde'? - Hayalgücü, insanların ortak kullanım alanı olarak üzerinde yaşadıkları tek dünyada, her insanın sadece kendilerine ait çok dünyalılıklarıdır. Felsefe hayalgücünde filizlenir, gelişir. Sanat; insanın iç dünyasıyla iletişim kurmasıdır. Bu iletişim sonucu ortaya konulan üretim, felsefi bir altyapıya dayanır. Sanatçı düşünerek saklı olanları ortaya çıkarır. Her konudaki; sanatta, politikada, bilimde, teknolojideki gelişme yani; insanın refahı mutluluğu için yeni açılımların yapılması, iyinin de daha iyisini bulma arayışları, karikatür, saklı olanı bulup ortaya çıkarmaktan geçer. Bu sürekli devrimdir. - Karikatür, her şeyden önce küresel bir boyuta sahip ve söylediğiniz gibi 'insanlığa ait değerlerin egemen olmasına katkıda bulunuyor'. Bunu bir 'tanım' olarak alalım. Peki, işin aslı, ülkemizde üretilen karikatür ve de mizahın evrensel boyutu nedir? Çağın küreselleşme hızına paralel bir gidiş gösteriyor mu? - Ülkemizde mizah yeterince küreselleşiyor, evet. Aslında bu son derece iyi bir gelişme. Bu durum evrensel bir yaklaşımı da getiriyor aynı zamanda. Açlık, küresel ısınma, silahlanma yarışı, ekonomik kriz gibi dünyayı tehdit eden durumlarla ilgilenmek, her düşünen ve sorumluluk hisseden insanın görevidir aynı zamanda.

'Ülkede yaşanan her şey mizah malzemesi'

'Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne değer görülen karikatürist Ali Şur, yaşamını karikatür sanatına adamış.

Selda GÜNEYSU

ize ödül getiren karikatürünüz hakkında bilgi verir misiniz ?- Ödül aldığım karikatür, yerel seçimler dönemini konu ediniyor. Yani güncel bir olayı yansıttım çizgilerime. Siz de çok iyi biliyorsunuz, yerel seçimler öncesinde, Tunceli'deki seçmenlere buzdolabı, çamaşır makinesi, çek-yat gibi eşyalar dağıtıyorlardı. Bütün basın bu yardımlardan söz ediyordu. Bir gün, bir televizyon kanalında, muhabirin, yardım alan köylülerle yaptığı söyleşiyi izliyordum. Muhabir sırtında buzdolabı taşıyan bir köylüye, 'Köyde elektriklerin olmadığı söyleniyor. Bu buzdolabını nasıl kullanacaksınız' diye sordu. Köylünün verdiği yanıt çok anlamlıydı: 'Evet, bu buzdolabını evime götüreyim de elektrikler yok. Bu seçimde buzdolabı, çamaşır makinesindeki oylar kime gidecek?' Yani karikatüre konu olan espri aslında bana değil, köylüye ait. Durumun vehametini çok güzel özetliyordu bu sözler. Söz çok hoşuma gitti ve hemen not aldım. O gün de bu karikatürü çizmeye başladım. Yurttaşlar da oylarını kutular yerine bu buzdolaplarına, çamaşır makinelerine atıyorlar.

'12 EYLÜL DÖNEMİNDEN BETER DURUMDAYIZ'

Yaşamımı karikatür sanatından kazanıyorum diyorsunuz. Ancak günümüzde karikatür sanatına gereken önemin verilmediğine, hatta bazı karikatüristlere iktidar tarafından çok sayıda dava açıldığına tanık oluyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz?- Maalesef çok doğru. Bizim içinde bulunduğumuz durum, 12 Eylül döneminden bile beter. Demokrat Parti (DP) iktidarı öncesinde ülkede karikatüristler altın çağını yaşıyordu. Hemen hemen her gazetede çok sayıda karikatür sanatçısı görev yapıyordu. Çok iyi para kazanıyorlardı o dönem karikatüristler. Sonra DP iktidara geldi. İktidar karikatüristlere baskı uygulamaya başladı. Biliyorsunuz ardından da 12 Eylül süreci yaşandı ülkede. 12 Eylül dönemi de karikatür sanatı için sancılı bir süreçti. Dönemin en önemli karikatür dergilerinden biri olan Gırgır kapanmak zorunda kaldı. Bazı karikatürcüler hapis yattı, vuruldu. Ancak tüm bu yaşananlara karşın karikatür sanatı o günlerde bile bugünlerde olduğundan çok daha önemliydi. İnsanlar bir şekilde işlerini yapabiliyorlardı. Karşı koyuyorlardı, mücadele ediyorlardı. Ancak bugün durum böyle değil. Bugün iktidar karikatür sanatından çok hoşlanmıyor. Çünkü karikatür sanatı yapı itibarıyla muhalif. - Bugüne değin 76 ödül kazandım dediniz karikatür sanatından. Bu ödüllerin sizin sanatınıza ne tür etkileri oldu?- İnsan ürettiklerinin karşılığını alınca mutlu oluyor tabii. Ödüller teşvik ediyor, sorumluluk yüklüyor. Hep daha iyiyi hedefliyorsunuz. Düşünceleri daha güzel ifade edebilmenin yollarını arıyorsunuz. Ödüllerin sahiplerine verilmesi sırasında diğer karikatür sanatçılarıyla tanışıyorsunuz, onların yaptığı çalışmalar hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Değişik ülkeleri görüyorsunuz. Bu ülkelerin kültürlerini tanıyorsunuz. - Bugün ülkedeki birkaç mizah dergisinin dışında ülkede yaşanan sorunları eleştirel bir dille topluma sunacak bir karikatür sanatının varlığından söz etmek ne yazık ki pek mümkün değil. Karikatüristler de eleştiriye uzak duruyor gibi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?- Evet. Bugün hatırı sayılır karikatüristlerin dışında, ne yazık ki eleştirel tavrını sürdüremeyen karikatüristlerin sayısı azımsanmayacak ölçüde çok. Çünkü toplumsal çürüme, karikatüristlere de yansıdı. Bir karikatürist her şeyden önce toplumsal olayları iyi değerlendirmeli ve bu olayları en iyi şekilde karikatürlerine konu edinmeli. Toplumun o olaylarda göremediklerini bir çizgiyle en iyi şekilde ifade edebilmeli. Üstelik bizim ülkemizde bir günde yaşanan pek çok olay karikatüre konu olabilir. Her şey mizah malzemesi öyle düşünüyorum. Başbakan'ın sözlerinden tutun da kazalara, yurttaşlara değin.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Şiir muhalif bir sanattır'

'Çıplak Su' adlı dosyasıyla Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazanan Hüseyin Atabaş ile şiirlerini konuştuk.

Selda GÜNEYSU

-Bize biraz kendinizi anlatır mısınız? Ne zamandan beri şiir yazıyorsunuz?- 10 Temmuz 1942 tarihinde, Trabzon'un Vakfıkebir ilçesinde doğdum. Annemin söyleyişiyle; çocuk denecek yaşta askere gitmeyeyim diye, İkinci Dünya Savaşı bitmeye yüz tuttuktan sonra, yani 8 Eylül 1945'te doğmuşum gibi nüfus kaydına geçirilmişim. 11 yaşımda doğum yerim olan Yalı beldesinde ikinci sınıftan ilkokula başladım. Sonra Elazığ, Kütahya, Trabzon ve Ankara'da okuyarak liseyi bitirdim ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne devam ettim. Sonra Ordu Yardımlaşma Kurumu'nda, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ), Ankara Anakent Belediyesi'nde ve Ankara Üniversitesi'nde olmak üzere 35 yıllık bir çalışma yaşamı ve emeklilik... İlk şiirim, 19 yaşındayken, yani 1 Mayıs 1961 tarihinde yayımlandı. O günden bugüne sürüp geliyor işte. Sekiz şiir kitabım yayımlandı, dokuzuncusu ve onuncusu hazır.

'YUNUS NADİ TAM BİR YURTSEVERDİ'

- Daha önce de ödüller aldınız; bu nedenle sormak istiyorum, ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz?- Evet, ödüller aldım; ama ben ödül peşinde koşmam, buna karşın ödüllerin önemini ve işlevini de yadsımam. Ödül, alana ya da verene ne kazandırır? Bir ödüle niçin katılınır? Ülkemizde yılda yaklaşık otuz kadar şiir ödülü veriliyor. Ben onlardan üçüne, dördüne katılmışımdır, bunlar: 'Türk Dil Kurumu Ödülü', 'Yunus Nadi Ödülü' ve 'Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'ydü. Ödül, onu alan kişiye bir sorumluluk yükler. Ödülü veren kurumun ya da ödülün adına verildiği kişinin, adına ödül konulmasını hak etmiş olması gerekir. Bir başka neden de, ödül seçici kurulunu oluşturanların saygınlığı olması gerektiğidir. Eh biraz da verilen ödülün maddi değeri bir yaraya merhem olacak gibiyse hiç fena olmaz. Eğer tüm bunlar ve belki daha da fazlası varsa, o ödül bir saygınlık kazanmış olur ve herkes değilse de, saydığım nedenlerle ödülü almak isteyenlerin de niteliği, saygınlığı olur. 'Yunus Nadi Ödülleri'nin saygınlığı da, ödülün adına verildiği kişinin saygınlığından geliyor. O insanın saygınlığının nereden geldiğini bugünkü gençlere anlatmak gerekir ki, bu durum ödülü anlamlı kılan öğelerden biridir. Ben burada çok kısaca iki üç şey söyleyeyim: Yunus Nadi yurtseverdi, antiemperyalistti, ülkesinin bağımsızlığından yanaydı ve bunları gerçekleştirmek için savaşım vermiş bir insandı. Bundan büyük saygınlık mı olur?

'ŞİİRE VERİLEN EMEK BİR ÖMÜRDÜR'

- Pek çok genç şiire meraklı. Ancak bu gençlere edebiyat alanında kapıların açılmadığı söyleniyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?- Gençlerin de edebiyat kapısını açmak için nelere gerek olduğunu sezinlemesi, öğrenmesi ve o doğrultuda donanım edinmesi gerekir. Yoksa kimsenin kimseyi edebiyat dünyasına, şiir ortamına sokmamak gibi bir hakkı, bir yetkisi, hatta gücü yoktur. Ama gençlerin o kapıyı açmaları için bir emek vermek gerektiğini bilmeleri ve o emeği vermeleri gerekir, o da bütün bir ömürdür.- Bize, bu yıl 'Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer görülen eserleriniz hakkında bilgi verir misiniz? Ne tür şiirler yer alıyor oluşturduğunuz dosyada? Bu dosyada yer alan şiirlerinizden en çok hangisini seviyorsunuz?- Çıplak Su adını verdiğim bu dosyada, insanlık hallerini bütün çıplaklığı ile ama şiir dili ile sarmalayarak vermeye çalıştığım şiirler var. Doğal olarak bunlar çok özel bir çalışmanın sonunda ortaya çıkan ürünler değil, benim şiirimin geldiği yerin ortaya konulması gibi bir şey. Yalnızca biçimsel olarak kendime göre kimi yenilikler denedim yine de.. Dosya; 'Beklemeler', 'Uğultu' ve 'Adamlar Adamlar' bölümlerinden oluşuyor. İlk bölümde aşk ilişkilerinin ve durumlarının ağır bastığı şiirler, ikinci bölümde dünyanın bir uğultudan ibaret olduğunu söylemeye çalışan şiirler, üçüncü bölümde de örneğin Cemal Süreya gibi, Bob Dylan gibi, İlhan Berk gibi, Hasan Ali Toptaş gibi şair-yazar büyüklerime ve dostlarıma göndermeler yaptığım şiirler var.

Rusya ve Kurtuluş Savaşı

Rasim Dirsehan Örs, Sosyal Bilimler Araştırması dalında 'Rus Basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri' adlı dosyası ile Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı.

Özge KESKİN

Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırması ödülü, 1963 İçel doğumlu olan Rasim Dirsehan Örs'ün Yunus Nadi Ödülleri'nden aldığı ilk ödülü değil. Örs, 1986 yılında üniversite son sınıftayken Yunus Nadi Ödülleri Mizah Öyküsü Yarışması'nda 'Çok Kötü Etmişsin Memet' adlı öyküsü ile de ödül almış. Şu anda Rusya'da yaşayan Örs, Üniversite yıllarında Gıgır dergisinde de birçok öyküsü yayımlanan ve edebiyatın, yazmanın, araştırmanın çocukluğundan beri hayatında çok önemli bir yer kapladığını belirten Örs, bu konuda babası Naci Örs'e çok şey borçlu olduğunu belirtiyor: 'Anadolu'nun aydınları yalnız olurlar; hele ki eskiden. Çünkü o zamanlar şimdiki gibi iletişim araçları ve çağımızın imkânları yoktu. Halk da şu zamana kıyasla daha cahildi. Yani danışacak, öğrenecek bir iki kişi bulabilirsiniz, o da şanslıysanız. Bilgiden yoksun kalırsınız. İşte o zaman kitaplara sığınırsınız. Onlar size yarenlik ederler. Benim yaşadığım yerde de elektrik yoktu, su yoktu ama halk kütüphanesi vardı. Zamanımın çoğunu bu kütüphanede okuyarak ve araştırarak geçirirdim. Bana bu ödülü kazandıran araştırma özelliğimi de işte bu kütüphaneye ve beni okumaya, araştırmaya teşvik eden babama borçluyum.'1986 yılında kazandığı ödül sonrasında Rıfat Ilgaz ve Nadir Nadi'nin kendisi ile özel olarak ilgilendiğini ve çok destek olduklarını söyleyen Örs, gelecek kaygısı nedeniyle profesyonel anlamda yazmaya devam edemediğini fakat amatörce yazılarına hiç ara vermediğini söylüyor.

BU TARİH BİZİM TARİHİMİZ

Ona bu yıl Yunus Nadi Ödülleri'nde 'Sosyal Bilimler Araştırması' dalında ödül kazandıran bu dosya çalışmasının nasıl ortaya çıktığını sorduğumuz Rasim Dirsehan Örs 'Aslında tesadüf diyebiliriz' diyerek başlıyor söze ve şöyle devam ediyor: '2004 yılında Rusya'da televizyon izliyordum. Kültür Kanalı'nda bir spiker bir şeyler anlatıyordu. Rusçam da bu kadar iyi değildi o zamanlar. Spiker konuşurken bir baktım, arkadaki görüntüde Taksim Meydanı. Gurbette yaşadığınızda ülkenizle iligili bir şey gördüğünüzde hemen dikkat kesiliyorsunuz. Sonra daha dikkatli dinlemeye başladım ve spikerin Türkiye, Rusya ve Kurtuluş Savaşı'ndan söz ettiğini fark ettim ve spikerin söylediğine göre Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtı'na Atatürk'ün emriyle Rus Büyükelçisi'nin heykelinin de dahil edildiğini öğrendim.' Kendi tarihi ile ilgili yeni bir şey öğrenmiş olmaktan mutluluk duyduğunu, fakat önünden yüzlerce kez geçtiği halde bir Türk olarak o güne kadar hiç bilmediği bir şeyi Rus kanalından öğrenmenin de onu biraz rahatsız ettiğinin altını çizen Örs, bu konunun kendinde merak uyandırdığını ve araştırma yapmaya başladığını söylüyor. Önce kendi kendine araştırmaya koyulan Örs, daha sonra konunun uzmanı kişilere de danışmış, fakat bu konuda onu tatmin edecek bilgiye bir türlü ulaşamamış. Bu bilgi boşluğunun onun bu araştırmaya daha ciddi bakmasını sağladığını belirten Örs, 'Bunları bilmezsek neyi bileceğiz? Bunlar bizim tarihimiz' diyor. Kendini tamamen bu araştırmaya adayan Rasim Dirsehan Örs, neredeyse Rusya'daki bütün kütüphaneleri dolaşmış. İlk başlarda daha genel bir araştırma yapmayı düşünürken de araştırma öyle dallanıp budaklanmış ki konu Rus basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri'ne kadar gelmiş. Yüz binlerce sayfalık tarama yapan Örs, bu bilgileri arşivlemeye de başlamış. Sonunda bu çalışmayı elde etmiş.

VEFA BORCUMU ÖDEDİM

Türkiye'de yaşamasa da burada olup bitenleri internet aracılığı ile her zaman takip ettiğini, gazetemizin de sıkı bir okuyucusu olduğunu söyleyen Örs, 'Benim akademik bir unvanım yok. Ama bu kadar yoğun ve emek gerektiren bir çalışmanın da boşa gitmesini istemedim. Cumhuriyet'i de internetten sürekli takip ettiğim için Yunus Nadi Ödülleri'nin duyurularını görüyordum. Ben de şansımı denemek istedim. Ayrıca bugün biz varsak bunu Cumhuriyete borçluyuz. O yüzden onun kuruluşunu çok iyi bilmeliyiz. Ben de bu çalışma ile, imkânlarım dahilinde; beni var eden topraklara borcumu ödedim' diyor. Rasim Dirsehan Örs, Yunus Nadi Ödülleri'nin farkını da şu sözlerle anlatıyor: 'Ben yıllar önce bir kez daha yaşamıştım bu mutluluğu ve gururu. Bu yıllar süresince ben değiştim, dünya değişti fakat Yunus Nadi Ödülleri ve Cumhuriyet gazetesi hâlâ aynı istikrarla devam ediyor. Anlamından hiçbir şey yitirmeden yoluna devam ediyor!'

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLERİ 1

7/5/2009 · Kategori: Dergi/Gazete

CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLERİ 1

Yunus Nadi Anısına 8 Ödül

Kültür Servisi - 2009 Yunus Nadi Ödülleri belirlendi.

Bu yıl 63’üncüsü düzenlenen ve 5 dalda 8 ödülün verildiği yarışmaya 270 kişi katıldı.

“Sosyal Bilimler Araştırması” dalında Dr. Erdal Atabek, Prof. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun, Prof. Emre Kongar, Prof. İonna Kuçuradi ve Prof. Ahmet Mumcu’dan oluşan Seçici Kurul, ödülün Rasim Dirsehan Örs’ün “Rus Basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri” adlı yapıtına verilmesini kararlaştırdı.

“Roman” dalında Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Mehmet Eroğlu, Konur Ertop ve Tahsin Yücel’den oluşan Seçici Kurul, ödülü Özcan Karabulut’un “Amida Eğer Sana Gelemezsem” adlı yapıtıyla Hakan Yaman’ın “Fotoğraftaki Kadın” adlı yapıtı arasında paylaştırdı.

“Öykü” dalında, Hikmet Altınkaynak, Mehmet Başaran, Sami Karaören, Tarık Dursun K. ve Emin Özdemir’den oluşan Seçici Kurul, ödülün Gönül Çolak’ın “Komi ve Kemikler” adlı yapıtı ile Murat Özyaşar’ın “Ayna Çarpması” adlı yapıtı arasında paylaştırılmasını kararlaştırdı.

“Şiir” dalında Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer’den oluşan Seçici Kurul, ödülün, Hüseyin Atabaş’ın “Çıplak Su” adlı yapıtına verilmesini kararlaştırdı.

“Karikatür” dalında Kâmil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören, Turhan Selçuk ve Tonguç Yaşar’dan oluşan Seçici Kurul, ödülü, Ali Şur ve Ahmet Ümit Akkoca arasında paylaştırdı. Ödüller, gazetemizin 85’inci kuruluş yıldönümü olan 7 Mayıs 2009 Perşembe günü (bugün) saat 19.30’da Şişli’deki Grand Cevahir Otel ve Kongre Merkezi’nde düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.

 

Cumhuriyet 07.05.2009

 

Cumhuriyet gazetesi 85 yıldır tüm baskılara, saldırılara, sansüre karşın laik ve demokratik çizgiden ayrılmadı

Atatürk devrimlerinin izinde 85 yıl

© Gazetemiz bugün de Ergenekon soruşturması kapsamında kuşatılarak baskı altına alınmak isteniyor. Soruşturma kapsamında gazetemiz İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk gözaltına alınarak evi arandı, Ankara Temsilcimiz Balbay ve yazarımız Manisalı gözaltına alınarak tutuklandı.

İstanbul Haber Servisi - Laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’yle yaşıt Cumhuriyet gazetesi bugün yayın hayatına başlamasının 85. yılını geride bırakıyor. Adını Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün verdiği Cumhuriyet gazetesi sıkıyönetim dönemlerinde bir dizi baskıyla karşı karşıya kaldı. 12 Eylül askeri cunta döneminde geçici sürelerle birçok kez yayını durduruldu, bombalandı ve yazarları tutuklandı.

Baskılara boyun eğmeyen gazetemiz bugün de Ergenekon soruşturması kapsamında kuşatılarak baskı altına alınmak isteniyor. Soruşturma kapsamında gazetemiz İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk “geceyarısı” operasyonlarıyla gözaltına alınarak evi arandı, Ankara Temsilcimiz Mustafa Balbay ve yazarımız Prof. Dr. Erol Manisalı gözaltına alınarak tutuklandılar.

7 Mayıs 1924’teki ilk baskısında, “Cumhuriyet, yalnızca Cumhuriyetin, bilimsel ve yaygın ifadesiyle demokrasinin savunucusudur” ilkesiyle laik ve demokratik çizgisinden ödün vermeden yayın hayatını sürdüren Cumhuriyet gazetesi ve yazarlarımız AKP yandaşı medya tarafından Ergenekon soruşturması süresince hedef gösterildi.

Tarihe tanıklık etti

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün adını verdiği gazetemiz, ilk sayısını çıkardığı 7 Mayıs 1924’ten günümüze değin geçen 85 yılda Türkiye’de ve dünyada yaşanan gelişmelere tanıklık etti, ülkenin toplumsal ve siyasal tarihini yansıttı. Uğur Mumcu, Onat Kutlar, Ahmet Taner Kışlalı, Cavit Orhan Tütengil, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi Cumhuriyet’in önemli kalemleri katledilerek susturuldu, gazete birçok kez bombalı saldırılara hedef oldu.

Ancak Cumhuriyet gazetesi ilk günden bugüne değin hiç değişmeyen “Gazetemiz ne hükümet gazetesi ne de parti gazetesidir. Cumhuriyet yalnızca Cumhuriyetin, bilimsel ve yaygın ifadesiyle demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi fikir ve esaslarını yıkan ve yıkmaya çalışan her kuvvetle mücadele edecektir’’ yayın ilkesi ve okurlarının desteğiyle yoluna devam ediyor.

Milli mücadeleye destek

Gazeteciliğe 1900’de “Malumat” gazetesinde başlayan Yunus Nadi, 1901 yılında 2. Abdülhamit’e karşı “gizli bir derneğe girmekle” suçlanarak Midilli Kalesi’nde üç yıl hapse ve sürgün cezasına mahkûm edildi. 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a gelen Yunus Nadi, İkdam ve Tasvir-i Efkâr gazetelerinde yeniden yazmaya başladı. Daha sonra İttihat ve Terakki Fırkası’nın yayımladığı “Rumeli” gazetesinde başyazar olan Nadi, İstanbul’da 1918 yılında Yeni Gün gazetesini çıkarmaya başladı. Ulusal direniş hareketini destekleyen Yeni Gün gazetesi, baskı ve zor koşullar altında çıkarılıyordu. Yunus Nadi, 2 Nisan 1920’de gizlice İstanbul’dan ayrılarak Ankara’ya geçti. Matbaa da gizlice Ankara’ya taşındı. Kurtuluş Savaşı’nı desteklemek, Mustafa Kemal’in yanında yer almak için Anadolu’ya geçen Nadi, 23 Nisan 1920’de TBMM’ye milletvekili olarak girdi. İzmir milletvekili olarak Ankara’da bulunan Nadi, Sakarya Savaşı öncesinde önlem olarak gazeteyi Yazı İşleri Müdürü Kemal Salih’e (Sel) verdiği bir talimatname ile Kayseri’ye taşıdı. Nadi, Salih’e verdiği talimatnamede Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın desteklenmesini, ama eleştiriden de kaçınmamasını istedi.

Adını Mustafa Kemal verdi

Yunus Nadi, Cumhuriyetin ilanı ve hilafetin kaldırılması devrimlerinde etkin rol alırken işgalcilerin çekildiği İstanbul’da yeni bir gazete çıkarmayı planlıyordu. Çalışmaların ardından Pembe Konak, Mustafa Kemal tarafından Cumhuriyet’e tahsis edildi. Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyetin ilanından yedi ay sonra yayın hayatına başladı. “Anadolu’da Yeni Gün” adıyla Ankara’da yayınını sürdüren gazete, Cumhuriyetin kurulması ve 7 Mayıs 1924’teki ilk baskısının ardından yayınına son verdi. Yunus Nadi’nin çıkaracağı gazetenin adını Mustafa Kemal Paşa saptamış, “Cumhuriyet olsun” demişti. Cumhuriyet’in ilk sayısında gazetenin amaçlarını ve yolunu anlatan sunuş yazısında şu ifadeler yer alıyordu:

“Cumhuriyet’in siyasi programı isminden belli olduğu gibi, onu yayımlayanların siyasi hayatları da bellidir. Cumhuriyet, Türkiye’de büyük kavgalarla elde edilmiş tarihi bir sonuçtur. Biz elde edilen bu amaç uğrunda fiilen çalışmış insanlarız. Memlekette bu muzaffer ve galip fikrin çok kuvvetli tarafları vardır. Cumhuriyet memlekete mal olmuş bir fikirdir. Biz onun temsilcisi ve koruyucusuyuz. Bu temel düşünce göz önünde tutulduktan sonra kesin olarak söyleriz ki gazetemiz ne hükümet gazetesi ne de parti gazetesidir. Cumhuriyet sadece Cumhuriyetin, bilimsel ve yaygın ifadesiyle demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi fikir ve esaslarını yıkan ve yıkmaya çalışan her kuvvetle mücadele edecektir. Memlekette her anlamı ile gerçek bir demokrasi kurulması için gazetemiz bütün varlığı ile çalışacaktır. Memlekette halkın halk tarafından halk için idaresi bizim idealimizdir. Ve biz yalnız bu idealin esiriyiz. Başka bir kuvvetin değil.”

Nadir Nadi kurumsallaştırdı

Yunus Nadi’nin 28 Haziran 1945’te Cenevre’de yaşamını yitirmesinin ardından Cumhuriyet’i bir süreden beri yöneten Nadir Nadi, gazetenin sorumluluğunu da üstlendi. Köy Enstitüleri’nin ürünlerine, köy kökenli yazarların yazılarına 1950’lerde sayfalarını açan Cumhuriyet gazetesi, 1960’larda emekçi halkın uyanışını, çağdaş uygarlığa doğru bir adım sayarak gerekli önemi verdi. 1960’ların ortalarına kadar toplumsal bilinçlenme yolundaki yayınlarla büyük çaba harcayan gazetemiz hakkında açılan davaların tümü beraatla sonuçlandı. 1968’in dünyadaki rüzgârı Türkiye’ye de ulaştı ve öğrenci istemleriyle başlayan hareket, siyasal kavgaya dönüştü.

Cumhuriyet kapatılıyor

Antiemperyalizmin damgasını vurduğu siyasal hareketler, 15-16 Haziran büyük işçi direnişleri, komünizmle mücadele adı altında gençliğin karşısına çıkarılan gerici-şeriatçı örgütlenmeler, 1970’lerin Türkiye’sinin manzarasıydı. 12 Mart 1971’de Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve üç kuvvet komutanının muhtırasının ardından sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim ilanıyla birlikte Cumhuriyet gazetesi 10 gün kapatıldı. İlhan Selçuk ve Genel Yayın Müdürü Oktay Kurtböke tutuklandı. Kurtböke ve Selçuk beraat etti. Cumhuriyet Matbaacılık Gazetecilik TAŞ, 1971 Temmuz’undaki toplantıda yönetim kurulunu değiştirdi. Nadir Nadi gazete yönetiminden ve başyazarlığından ayrılmak zorunda kaldı. Yeni yönetimin yayın politikasını değiştirme girişimlerine okurların yanıtı, dünya basın tarihinde eşi görülmemiş bir olaya neden oldu. Cumhuriyet okurları yayın çizgisini değiştiren gazeteyi almadı. 1971 Martı’ndaki 130 binlik satış 45 bine düştü. Bunun üzerine yeniden yönetime çağrılan Nadir Nadi, 1972’de gazetenin başına geçti.

12 Eylül günleri

12 Eylül askeri darbesi binlerce genci cezaevlerine tıkarken basın üzerinde de büyük baskı ve sansür uyguladı. İlhan Selçuk’un 11 Kasım 1980 tarihli “Kemalizm İdelojisi Muz mudur?” başlıklı yazısı nedeniyle gazete 10 gün kapatıldı. 12 Kasım 1981’de gazetenin Doğu ve Güneydoğu bölgelerine girmesi 5 gün süreyle yasaklandı. 3-4 Nisan tarihleri arasında ise Ankara, Kastamonu ve Çankırı’da yasaklandı. 15 Ocak 1983’te Nadir Nadi’nin “Tuhaf Bir Tasarı” başlıklı ve Atatürkçülük adına onun kurduğu kurumları yıkanları eleştiren yazısı nedeniyle gazete 25 gün kapatıldı. 12 Eylül anayasasına, Özal’lı yıllara karşın 80’lerin ikinci yarısında yeniden filizlenen muhalefet, Cumhuriyet’in sayfalarında kendine yer buldu. İşçi eylemleri, 1990’daki büyük madenci direnişleri okura aktarıldı. Nadir Nadi’nin 1991 yılında ölümünün ardından gazeteyi yaşatmak için “Cumhuriyet Vakfı” kuruldu.

Cumhuriyet gazetesi, bütün baskı ve kuşatmalara karşın okurlarıyla bütünleşerek 2006 yılında taşındığı Şişli’deki yerinde aydınlanma mücadelesine devam ediyor, geleceğe güvenle bakıyor.

Cumhuriyet 07.05.2009

Balbay ve Manisalı hâlâ tutuklu

İstanbul Haber Servisi - Cumhuriyet’in Şişli’deki merkez binasının bahçesine 2006 yılında üst üste atılan 3 bombanın ardından baskılar da devam etti. AKP yandaşı medyanın sürekli hedefi haline gelen gazetemiz ve yazarlarımız Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındı ve tutuklandılar.

Ankara Temsilcimiz Mustafa Balbay 6 Mart’ta, gazetemiz yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı ise 13 Nisan’da gözaltına alındıktan sonra Silivri Cezaevi’ne gönderildiler. Gazetemize yönelik baskıları protesto eden okurlarımız ve demokratik kitle örgütü temsilcileri, “Amaç, Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkan Cumhuriyet gazetesini susturmak” olarak değerlendirdiler.

Okurlarımız, tutuklu yazarlarımızın serbest bırakılması için başlattıkları ve haftanın iki günü gazetemizin merkez binası bahçesinde bir araya gelerek gerçekleştirdikleri destek nöbeti eylemlerini sürdürüyor.

Destek eylemlerine katılan çok sayıda yazar, sanatçı, sivil toplum örgütü yöneticisi “Cumhuriyet’i ve Cumhuriyet gazetesini susturmaya, yok etmeye çalışan karanlık güçlere karşı mücadelesini sürdürmeye kararlı olduğunu” vurguladı.

Gazetemize yönelik baskılar kapsamında ilk önce gazetemizin İmtiyaz Sahibi ve Başyazarımız İlhan Selçuk gözaltına alındı ve serbest bırakıldı.

Selçuk’un ardından 63 gün önce gazetemizin Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla tutuklandı. Son olarak 25 gün öncede Prof. Dr. Erol Manisalı gözaltına alındı ve tutuklandı.

Okurlarımız ve sivil toplum kuruluşları da yaşanan baskı ve tutumları protesto etmek amacıyla “Balbay için nöbetteyiz” eylemlerine, Prof. Dr. Manisalı’nın tutuklanmasının ardından “Balbay ve Manisalı için nöbetteyiz” şeklinde sürdürmeye başladılar.

Her pazartesi ve perşembe günleri saat 11.00-13.00 arasında gazetemizin Şişli’deki merkez binası bahçesinde bir araya gelerek tutulan nöbete, okurlarımız ve çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi ve üyeleri katılıyor.

Balbay ve Manisalı’nın tutuklanmasını protesto eden yurttaşlar yazarlarımız serbest bırakılıncaya, Cumhuriyet’e yönelik baskılar sona erinceye dek eylemlerini sürdüreceklerini vurguladılar.

Okurlarımızın gazetemizin bahçesinde Mustafa Balbay ve Erol Manisalı için başlattıkları nöbet sürüyor

Cumhuriyet 07.05.2009

 

RİSK ALTINDA

Manisalı’nın rahatsızlığı ciddileşti

© Kalbinde büyüme ve kanında pıhtılaşma olan Manisalı’nın bu hafta içinde hastaneye kaldırılması planlanıyor.

İstanbul Haber Servisi - Ergenekon soruşturması kapsamında Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan gazetemiz yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı sağlık sorunları ile mücadele ediyor. Silivri Devlet Hastanesi’nde geçen hafta yapılan muayenenin ardından Manisalı’da kalp büyümesi ile kanında yüksek oranda pıhtılaşma tespit edildi. Bu hafta içinde de özel birtakım testlerin yapılabilmesi için İstanbul Üniversitesi (İÜ) İstanbul Tıp Fakültesi veya Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne kaldırılması bekleniyor. Manisalı’nın daha önceden de kısmi felç geçirdiği ve düzenli fizik tedavisi gördüğü, bu imkânın cezaevinde olmadığı, yeniden felç geçirme riskinin olabileceği belirtildi.

Ergenekon operasyonunun 12. dalgasında gözaltına alınan ve 25 gündür Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Prof. Dr. Erol Manisalı’nın cezaevinde sağlık sorunları ile mücadele ettiği belirtildi. Manisalı’nın kalbinde büyüme tespit edilerken, kanında da yüksek oranda (3,5) pıhtılaşmanın olduğu ifade edildi.

Yapılan muayenenin ardından Manisalı’dan bazı özel tahlil ve tetkikler istendiği, bunun için de önümüzdeki günlerde Çapa ya da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne getirileceği kaydedildi. Prof. Dr. Erol Manisalı’nın oğlu Barış Manisalı, babasının yüksek tansiyon hastası olduğunu anımsatarak “Yüksek tansiyona bağlı olarak 2004 yılında beynin konuşma bölgesinde bir sorun ortaya çıktı, pıhtılaşma nedeniyle 2 gün yoğun bakımda kaldı. Ayrıca 1-2 defa kalp spazmı geçirdi” dedi. Pazartesi günü cezaevinden İstanbul’a getirilmesi ile ilgili sevk kararının çıktığını anımsatan Barış Manisalı “Babamın İstanbul Tıp ya da Cerrahpaşa’ya da getirilebileceği söylendi. Güvenlik kararı gerekçesiyle İstanbul’a ne zaman getirileceğini biz de bilmiyoruz” diye konuştu.

Cumhuriyet 07.05.2009

OKURLARA

TURHAN GÜNAY

Yunus Nadi Ödülü bilindiği gibi Türkiye'nin en eski ödülü. 63 yıldır verilen ödül başlangıçta her yıl edebiyat ya da kültürün çeşitli dallarında dağıtılırken 1990 yılından itibaren bir çok dalda değerlendirildi. 1990'ların ortasından sonra da öykü, roman, şiir, sosyal bilimler ve karikatür dallarında veriliyor.Alanının en etkili ödüllerinden olan Yunus Nadi Ödülleri bu yıl üç dalda paylaştırılarak verildi. Romanda Özcan Karabulut ve Hakan Yaman, öyküde Gönül Çolak ve Murat Özyaşar, şiirde Hüseyin Atabaş, karikatürde Ahmet Ümit Akkoca ve Ali Şur, sosyal bilimlerde ise Rasim Dirsehan 2009 Yunus Nadi Ödülleri'nin sahibi oldular. Ödül kazananları kutlar, başarılarının devamını dileriz.Enis Batur yoğun dış gezi programı nedeniyle yazılarını bir süreliğine iki sayıda bir yazacak. Okurlarımızın bu durumdan mutlu olmayacaklarını biliyoruz ve sabırlı olmalarını diliyoruz.Kaybolan bir yolcu otobüsü, bir daha kendilerinden haber alınamayan yolcular... 15 yıl sonra kayıp otobüs bir gece görülmüş ve şoförü birine yol sormuştur... Sonrasını tahmin etmet bir hayli güç. Necati Göksel, 'Kayıp Yolcu' romanında 'neye ihtiyacımız varsa ona inandığımızı' anlatıyor okurlarına.Bir de özür: 30 Nisan 2009 tarihli 1002. sayımızda yayımlanan Filiz Özdem fotoğraflarının sahibi Utku Özdem'dir. Yanlılışla Selahattin Özpalabıyıklar'ın adı yazılmıştır. Okurlarımız ve Utku Özdem'den özür dilerizBol kitaplı günler...e-posta:turhangunaycumhuriyet.com.trcumkitapcumhuriyet.com.tr

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

Kitaplar Adası

Berin Nadi ile Nadir Nadi'nin saygın anıları için...

Ankara Öykü Günleri'nde yaşanan o büyülü zamanların bir oturumunda, yazınımızın bütünsel olarak cumhuriyetin armağanı sayılması gerektiğini söyleyince, genç öykücü Ömer Ayhan izleyiciler arasından, 'İyi ama cumhuriyetten önce de yazarlarımız vardı' demişti, 'örneğin Refik Halit Karay'' Yazınımızın, bir bütün olarak cumhuriyetin armağanı olduğunu ilk kez söylüyor değilim' Daha öncelerde de bu konuya özgülenmiş bir iki yazı kaleme almıştım'

M. SADIK ASLANKARA

Yazınımız değil yalnız, yanı sıra öteki sanat dalları da cumhuriyetten önce başlıyor elbette, bundan kuşku duyulabilir mi? Resimden müziğe, tiyatrodan sinemaya her alanda uç vermiş, kuramdan eyleme geçerek çiçeklenmiş, filizlenip gövermiş, salkım saçak fidana durmuş, kök salıp serpilmiş öyle verimlerle karşılaşılıyor ki, Türkiye'nin toplumsal olduğu denli ekinsel, sanatsal birikim yönünden de ne denli zengin olduğunu gözler önüne seriyor bu durum şaşırtıcı çoğulluğuyla'Biz yazınsal etkinliklere dönelim' Refik Halit kadar diyelim Ahmet Mithat, Hüseyin Rahmi, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Şinasi, Musahipzade Celal, Neyzen Tevfik gibi adlara karşın yine de edebiyatın cumhuriyet döneminde geliştiğini, bu nedenle doğal olarak cumhuriyetin armağanı olduğunu söylemek gerekmiyor mu? Neden peki? İnsanoğlunun çağdaş bir yazına varabilmesi için, bir aydınlanma çağına da ulaşmış olması gerekiyor da ondan. Yazınsal etkinliğin ana konusu insanın 'kul', 'köle' konumundan çıkıp 'birey'leşmesi zorunlu da ondan. Öyle ya, bu birey temelinde yükselmiyor mu edebiyat?'Yazının bulunduğu çağlardan bu yana karşımıza çıkan geleneksel onca metin ortadayken, ille de aydınlanma ile ilişkilendirilmesi mi gerekiyor peki edebiyatın? Homeros'tan beri ister batı, isterse doğu kökenli olsun yazınsal metinler, şiirler, oyunlar, söylenler vb. hep belirli amaç yönünde evriliyor, mitolojik çağlar insanı Tanrılara varmaya çalışan kahramanlar çıkarmayı hedefliyor hep. Çağdaş yazın ise, bütün bunlardan arınıp kahramanları yere indiriyor, kendisi olan bireye yöneliyor. İşte bu nedenle gelenekselin ardılı şiir, masal, destan vb. türler de yazınsallık paydasından yararlanabilmek için bu tür bir yapı değişikliğine, bir yeniden yapılanma sürecine giriyor'

CUMHURİYETİN ARMAĞANI OLARAK YAZINIMIZ...

Aydınlanma, Mustafa Kemal devrimiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin temel felsefesine dönüşürken Osmanlı dönemi yaşamının içinde de buna dönük olguların o kaynayan toplum yapısı içinde hiç mi hiç fokurdamadığı düşünülebilir mi? Gerçekten de batıda bilim, sanat, düşünce, teknik vb. alanlarda kendini gösteren tüm ileri adımlar, hele 1789'dan sonra toplumumuzda kendine büyük karşılıklar buldu elbette. Bu çerçevede Osmanlının ümmetçi buyurganlığına, kul kavrayışına karşın, şeriatın kılıfına göre yaşamaya kendini bir türlü uyduramayan bir toplum yapısı söz konusuydu. Kimi Osmanlı padişahlarının bile sanata eğilimli olduğu biliniyor. Bu çerçevede toplumsal yaşam içinde düşünce olmaktan çıkıp eyleme dönüşmüş kadın hareketi, işçi sınıfı hareketi vb. nasıl görmezden gelinebilir?Nitekim Niyazi Berkes'in toplumbilimsel açıdan önümüze yuvarladığı 'İki yüzyıldır neden bocalıyoruz?' sorusu, toplumca yaşanan karmaşanın altını çizmeye yetmiyor mu? Bu nedenle romanın, modern şiirle öykünün, tiyatronun bizde yine pek de gecikmeden kendine yer bulduğu öne sürülebilir. Ama bu veriler, yazınımızın bütün olarak cumhuriyetin armağanı olduğu gerçeğini değiştirmiyor yine de'Mustafa Kemal'in en büyük devrimi, insanımıza kendisini bulgulatmış olmasıdır derim bana sorarsanız. Bunu, üç eylemle başarıyor Mustafa Kemal: 1.Laik yaşamı kurumsallaştırarak, 2.Laik öğretim biçimini tek öğretim biçimi yaparak, 3.Bütün bunları güvenceye alan yasaları yürürlüğe koyarak.Cumhuriyetin insanı, sonuçta Osmanlı ümmetindeki kul ya da uyar değildir artık. Bu insan, yeni biridir, öyle biridir ki, kimliği için ona 'birey' demek yetecektir artık. İşin püf noktası da burada zaten.İşte edebiyatın temel taşı insanın, ilkel bağlamda nice örneğine rastlansa da ancak cumhuriyetle kendisine yer edindiğini söylerken, böyle bir genel doğruyla çakıştığı için savunuyorum bunu. Yoksa körü körüne lay lay lom cumhuriyet tutkusundan kaynaklanmıyor bu! Toplumun bu yöndeki yapılanması tamamlanmadan nasıl ki birey var olamıyorsa bu doğrultuda sınıfsal, ekonomik ilişkiler vb. gibi entelektüel ilişkileniş boyutunda yazınsal ortam da kurulamıyor. Bir ara merak salmış, Behçet Necatigil'in yeni eklerle yapılmış '1000 Türk edebiyatçısının hayatı ve eseri'ni içeren Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (Varlık, On Yedinci Basım, 1998) adlı temel yapıtını didiklemiştim. Necatigil'de anılan bin yazardan 792'sinin 1881 sonrasında doğduğunu görmüştüm. Bunların kimileri yaşamlarının önemli bir anında cumhuriyeti karşılamıştı' Kimileri yaşamlarını Cumhuriyet'in ilk yıllarında, kimileri de daha sonra sürdürmüştü' Demek oluyor ki, Necatigil'deki bin yazarın, yuvarlamayla, yüzde 80'i cumhuriyet döneminde yaşamış yazardı. Bu, ölçü olarak getirilemez elbette.Ancak 1923'ten sonra doğanların, 792 yazar arasında yine de büyük çoğunluğu oluşturduğunu belirteyim. Gerçekten bunlardan 341'i 1881-1923 arasında doğmuşken 451'i ise 1924 ve sonrası doğumlulardan oluşuyor' Bu da yaklaşık yüzde 57'lik bir oran halinde çıkıyor karşımıza. Cumhuriyetin ilanı sonrasında dünyaya gelenler, sözlüğün de yüzde 45'lik bölümünü oluşturuyor o halde. Görüldüğü üzere yazınımızı var eden insanların yarısı, cumhuriyet döneminde doğan kişiler... Buna, Necatigil sözlüğüne ek çalışma yapanların zaman içinde ekleyeceği yazarlar da katıldığında; oranın sürekli tırmanış göstereceği öngörülebilir.Açık ki yazınımız, asıl kimliğini cumhuriyetle kazanıyor. Sözlükte madde olarak anılan yazarların yaklaşık yüzde 80'i, 1881 ile 1964 arasındaki seksen dört yıllık dönemde dünyaya geliyor. Bu veri, şunu da gösteriyor bize: 1881'de doğanların, en erken 1900'de ürün vermeye koyulacağı düşünülürse, yazınımızın, asıl büyük ivmesini son yüzyılda kazandığı çıkıyor ortaya. 1881 ile 1964 arasındaki seksen dört yıllık zaman diliminde dünyaya gelmiş 792 yazarın, aynı değerler dizgesine sahip olduğu; algılayışlarının, çözümleyişlerinin, yazınsal yönsemelerinin birbirine benzediği; güzelduyusal ele alışlarının birbirinin kopyası biçiminde gerçekleştiği; yapıtlardaki dilsel, biçemsel, biçimsel yaklaşımların aynı eğilimleri yansıttığı da düşünülmemeli!Nitekim cumhuriyetin yazarı sayabileceğimiz bir kucak yazara bakarak bunları ileri sürmek olanaklı. Alın size Cumhuriyet'te yazmayı sürdüren onlarca yazar'

YAZINIMIZIN ÖZGÜN OKULU: 'CUMHURİYET'...

Şu bizim Cumhuriyet, cumhuriyetin aydınlanma felsefesiyle uyumlu tam bir yazın okulu bana sorarsanız' Yeri gelmişken ekleyivereyim, ben de Cumhuriyet okulundan gelen bir yazarım'Geçmişten günümüze, gazetenin köşelerinde yazılarıyla bize gülümseyen, sayfalarında görünen ya da görünmeksizin görevini sürdüren kimbilir kaç yazıncı geldi geçti' Bugün bile şöyle kabaca saymaya kalkıştığımız onlarca ada ulaşmak olası' Ne dersiniz, kabaca sıralayalım mı, Cumhuriyet'in hangi yazarı hangi dallarda ürün verimlemiş?Şiir: Aytül Akal, Sunay Akın, Enis Batur, Ataol Behramoğlu, Ahmet Cemal, Cevat Çapan, Turgay Fişekçi, Metin Celal, Mustafa Şerif Onaran, Ergin Yıldızoğlu'Öykü: Behiç Ak, Aytül Akal, Oktay Akbal, M.Sadık Aslankara, Enis Batur, Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Selçuk Erez, Feyza Hepçilingirler, Işık Kansu, Deniz Kavukçuoğlu, Zeynep Oral, Işıl Özgentürk, Mavisel Yener, Nilay Yılmaz' Roman:Oktay Akbal, Selçuk Altun, M.Sadık Aslankara, Adnan Binyazar, Enis Batur, Ahmet Cemal, Tahir M.Ceylan, Selçuk Erez, Turgay Fişekçi, Feyza Hepçilingirler, Deniz Kavukçuoğlu, Emre Kongar, Metin Celal, Zeynep Oral, İlhan Selçuk, Mavisel Yener' Oyun: Behiç Ak, Aytül Akal, Sunay Akın,M.Sadık Aslankara, Ataol Behramoğlu, Işıl Özgentürk, Mavisel Yener, Nilay Yılmaz' Andığım adlar, Cumhuriyet'te ya da eklerinde sürekli yazan kalemler. Bir de herhangi köşede sürekli yazmamakla birlikte örneğin Kültür Bölümü yöneticisi şair Egemen Berköz gibi gazetenin yayımında emeği geçen yazıncılar var. Ayrıca 'Olaylar ve Görüşler' bölümünün yazarlarını da unutmamak gerekiyor'(örneğin Vecihi Timuroğlu, Muzaffer İlhan Erdost vb) Öte yandan Turhan Selçuk, Semih Poroy, Behiç Ak var birer yazar çizer olarak. Yazının dışında farklı sanat dallarında, sözgelimi sinemada (Örneğin Işıl Özgentürk, Behiç Ak, M.Sadık Aslankara), müzikte (örneğin Selmi Andak) ürün verenler kadar resim, tiyatro vb. dallarda eylemli üretimde bulunan sanatçılar söz konusu'Bunlar, doğal ki benim anımsayabildiklerim' Unuttuklarımı, bilmediklerimi de ekleyecek olursak üzerine, Cumhuriyet'in gerçekten bir yazın okulu olduğu belirgin biçimde çıkacaktır ortaya' Varlık, Yeni Dergi vb. yayınların da birer yazın okulu olduğunu unutmamak gerekiyor bu arada.

'BUNU SAYMAYIZ BALBAY...'

Cumhuriyet'in köşe yazarlarını, cumhuriyetin aydınlanmasından payını almış, bu nedenle kendilerini incelemeci, eleştirmen bağlamında geliştirmiş, anıt çevirmenlikler sergilemiş (örneğin Cevat Çapan, Ahmet Cemal vb.) kişiler olarak sağlam temeller üzerine oturan birer denemeci bağlamında nitelemek gerekiyor aynı zamanda. Bir adım daha atarak söyleyeyim; Cumhuriyet gazetesinin, Türkiye'nin en kurumsal deneme okulu, hatta hatta eleştiri okulu olduğu da eklenebilir!' Deneme, eleştiri öteki yazınsal türler gibi aydınlanma çağının verimi kuşkusuz, bunun yanı sıra onların önüne geçerek bunun birinci elden tellallığını, tanıklığını yapan türü de. Sorgulayan, yargılayan yazınsal türler oluşu bunun en somut kanıtı. Evet deneme de eleştiri de aydınlanmanın yazınsal türleri' Bu yüzden bakın Cumhuriyet'in yazarlarına; hepsi de soycak denemeci, eleştirmen' Bu denemecilerden biri de Mustafa Balbay kuşkusuz' Ama Balbay nerede? Dört duvar arasında, kimbilir yeni denemeler için kendini örse yatırmış, kozasını örüyor belki' Kaç yıl önceydi, Cumhuriyet'in bir kuruluş yıldönümünde Ankara Kalesi çevresindeki bir eski Ankara konağında eşiyle birlikte, gamzeli gülüşlerle genişleterek girişi, konukları kapıda karşılıyor, herkesle tokalaşıyor, 'Bunu saymayız, yine bekleriz' diyordu her kezinde'Gelenler, bir an için şaşkınlık yaşıyor, sonra onun denemeci aydınlık gülüşüne gülüşle katılıyordu. 'Aaa, tabii, evet, yine geliriz Cumhuriyet'e, gazetemize'' Peki, biz bunu sayacak mıyız Sevgili Balbay, sensizliği? Balbay'a, örse yattığı o köşede, 'Baybay' yapacak değiliz kuşkusuz' Evet, biz de bunu saymıyoruz Sevgili Mustafa Balbay' Yazı masasındaki örs başına özgürce döndüğünde, körüğüne öyle bir yapışmalısın ki, hava üfleyemediğin günlerin acısını da çıkarmalısın. Saymadığımız günleri bize saydırıp tamamlayana dek, ciğer dolusu körüklemelisin Ankara'yı, notlarınla'Biraz daha hava körüklediğinde, eminim eriyecek dağlar, yollar yine Ankara'ya çıkacak, Ankara'nın 'Gündem'ine'Ha gayret Sevgili Balbay, az kaldı' biz bu kuruluş yıldönümünü zaten yine seninle yaşıyoruz, kuşkun olmasın!

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

Diyarbakır'da yasak aşk

Özcan Karabulut ilk romanı Amida, Eğer Sana Gelemezsem ile 63. Yunus Nadi Roman Ödülü'nün sahibi oldu.

Ayça TEZER

-İlk romanınızla Yunus Nadi Ödülü'nü aldınız. Bu konudaki düşünceniz? -Evet, Amida bir ilk roman, ama yazarının otuz yıllık bir yazı serüveninin olduğu unutulmamalı. Şimdi dönüp geriye baktığımda, farklı diziliş taktikleriyle her sözcüğün, her cümlenin önem kazandığı, farklı biçimlerin denenebildiği, anlamın çok zaman yüzeyde değil, tersine derinde olduğu bir yazınsal türden gelmemin yanı sıra, farklı roman okumalarımın da Amida'ya katkısının olduğunu görüyorum. ÇOCUK İŞÇİLER- Romanınızda 'çocuk işçiler' sorununa değiniyorsunuz. Bu konuya olan ilginiz nereden geliyor? - Çocuk işçilik konusu yaklaşık on altı yıldır ilgi alanımda. İşçi sendikalarında çalışıyorum ve başka sendikal çalışmaların yanı sıra çocuk işçiliğine karşı projeler geliştiriyorum. Bu alanda ILO, UNICEF gibi uluslararası kuruluşlarla, kamu kurumlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışıyoruz. Çocuk işçiliğiyle ilgili makalelerim ve kitaplarım var. Çocuk işçilik temel sorunlarla ilişkili olarak Diyarbakır'da,Türkiye'de ve dünyada önemli bir sorun. Çocuk işçiliğiyle mücadele etmek, romanın ana karakterlerinden Arat'ı diri tutuyor, onun temel sorunlarla yakından ilgilenmesini sağlıyor. Örneğin, insanların çok kimlikli olduğunu görüyor Arat, yaşam hakkı için, bir arada yaşamak için sınıfsal kimliğin önemini vurguluyor. Arat'ın, çocuk işçiliğiyle mücadele etmenin işçi hak ve özgürlüklerini koruma ve geliştirme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu söylemesi, sendikalara ve sendikacılara eleştirel bakması da bu yüzden. Çocuklara 'vefa borcu'muz olduğunu düşündüğüm için, romanın katmanlarından birini de çocuk işçiler oluşturdu, diyebilirim.- Romandaki Arat karakteri gerçekten çok ilginç bir karakter. Arat bazen anlatıcının bile üstüne çıkabiliyor. Anlatıcı mı onu yönlendiriyor, o mu anlatıcıyı çoğu zaman karışıyor. -Arat, üst anlatıcının kurguladığı bir karakter, yaşadıklarını kurgulayan bir anlatıcı aynı zamanda. Arat'la romancı arasında yer yer otobiyografik ilişkiler var. Bir ana karakter olarak Arat, kendi öyküsünü yazması için üst anlatıcıyı zorluyor. Kim zaman üst anlatıcı kendini Arat'ın yerine koyuyor, kimi zaman çalışma masasına çekiliyor, bütün bunların tadını sonuna kadar çıkarıyor. Arat'ı yaratan, onun peşinden koşan benim elbette. Italo Svevo gibi söyleyecek olursam, Arat benim icadım, onu ben uydurdum ve uydurmanın yalan söylemek demek olmadığını biliyorum.- Amida karakteri de çok ilginç. Dilşa adı Amida'yla değişiyor. Başı örtülü olmasına ve Diyarbakır gibi kapalı bir çevrede yaşamasına rağmen hayatın içinde olan, yerine göre gücünü etrafına hissettirebilen ama törelere de sıkı sıkıya bağlanmış bir kadın...- Evliya Çelebi metinlerinde bir zamanlar Diyarbakır'a hükümdarlık etmiş Amida adına rastlayınca, kadın karakterin yazgısı değişti. Kadın hükümdar Amida'yı 'kapalı kadın' imgesiyle günümüzün Diyarbakır'ına taşıdım: Törelere zincirle bağlanmış, çaresiz bir kadın imgesi. Güneydoğu'da yoksulluk, çocuk işçilik, çatışmalar, kadın intiharları, töre cinayetleri var olan kadın sorunlarını daha da katmerleştiriyor.-Yazmayı bir yas tutma seremonisi olarak görüyorsunuz adeta. - 'Kadınlar senin için ölsün' diyen Carmen; 'Korkarım kadınlar sizi çok üzecek' diyen Köstenceli Münevver Reşit; 'Amcalar pislik yapıyor' diyen çocuk işçi Uğur; Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevinde ölüm oruçlarından, tecritten, işkenceden çıkan Rizgarî; dağdaki Muhsin; Muhsin'in anası Halti Hazey; polis baskınında öldüğü sanılan, ancak yaşadığı anlaşılan Ermeni asıllı Simla; 'Bu erkekler niye böyle? Kadınlardan her istediklerini elde etmeye hakları olduğunu mu sanıyorlar?' diye soran Serpil; 'Ak memelerden korkağa pay düşmez,' diyen Amida; 'Yas 48 saat, sevişmek ömür boyu' diyen Arat; insana birbirine karşıt duygular hissettiren Diyarbakır' Romanın andığım bütün karakterleri, yazma eyleminin bir yas tutma biçimi olabileceğini düşündürüyor. Evet, bu romandan sonra yazmak, aynı zamanda bir yas tutma biçimi artık, en azından benim için. nAmida, Eğer Sana Gelemezsem/ Özcan Karabulut/ Can Yayınları/ 324 s.

İnsanoğlunun trajedilerinde yol almak

Hakan Yaman, ikinci romanı Fotoğraftaki Kadın ile aldı Yunus Nadi Roman Ödülünü.

Selcen AKSEL

-Bazı açılardan daha oylumlu bir tür olarak nitelenebilecek olan roman türünü seçişinizin belli nedenleri var mı? Bunu anlatımınızda yan öyküler ve ana karakterle sınırlanmayan ayrıntılarla bütünlenen üslubunuzla ilişkisi var mı?- Romanı her zaman kendime daha yakın buldum. Diğer edebi türleri de zevkle okumama rağmen romanın bende farklı bir yeri var. Özellikle uzun soluklu bir macera olduğu için ve yazarken bana çok sevdiğim bir yan uğraş imkanı tanıdığı, beni uzun ve zevkli araştırmalar yapmak zorunda bıraktığı için, bazen küçük detaylarlarla saatlerce beni uğraştırdığı için roman yazmayı daha keyifli buluyorum.Ancak buradan öykü yazarlığını da önemsemediğim anlaşılmasın. Hatta tam tersi iyi bir öykü yazmanın roman yazmaktan çok daha zor olduğunu düşünmüşümdür hep. - Bir yandan peşinden gidilen tutkulu bir aşk, bir yandan özenle saklanan umudun yitip gitmemesi için gösterilen çaba; böylesine iki öğeli bir tematik bütünlük içinde sizin romanınızı bir aşk romanı olarak yine de değerlendirebilir miyiz ?- Bu değerlendirmeyi benden önce eleştirmenler yapmışlardı. Her ne kadar romanların böyle tek sözcükle kategorize edilmesini çok doğru bulmasam da ben de bu görüşe katılıyorum. Derinlerdeki ağırlık noktasını insanoğlunun iki önemli trajedisi, yalnızlık ve cinselliğin oluşturduğu bir düzlemde ilerleyen bir aşk romanı diyebiliriz. Biraz marazi bir aşkın romanı. Bu anlamda klasik aşk romanlarından ayrılıyor. Ama yine de öyle nitelenebilir.

DOĞAL BİR DURUM

- Romanda ana karakterin hayata ve insanlara, belli bir kültürel ve entelektüel birikimle baktığını anlıyoruz. Ancak orta halli bir yaşam sürüyor, bazen basitleşebiliyor ve tutkusu söz konusu olduğunda uçlarda geziniyor. Bu simgesel olarak bir içsel çarpışma ve uyumsuzluğun yansıması mı?- Bu tespitinizi tüm insanlarda var olan ve kanımca olması da gereken doğal bir durum olarak kabullenmeliyiz. Hepimiz içimizde sosyal çevre için giydirilmiş bir 'ben' ile yalnız kaldığımızda ya da kendimizi rahat hissettiğimiz ortamlarda kaldığımız 'çırılçıplaklık' veya 'yarı çıplaklık' halini bir arada yaşıyoruz. Bu iniş çıkışlar yaşantımızın en temel ve doğal halleri. Romanın ana karakteri Suphi de doğal olarak içinde bu karşıtlığı barındırıyor. Üstelik kendine has ruh hali nedeniyle Suphi'de bu iniş çıkışlar zaman zaman biraz abartılı da olabiliyor.- Buna bağlı olarak; tarihsel döneme ilişkin ipuçlarıyla yüklü olmasa da, romanınızın günümüz dünyasının ve Türkiye'nin neresinde durduğunu sormak istiyorum...- Romanda çok açık bir tarih vermedim ama roman günümüzde geçiyor. Romanın günümüzde geçtiğini Suphi'nin yaşından ve gençliğinden bahsederken 1970'li yıllarla ilgili olarak anlattıklarından veya fotoğrafçılıktan söz ederken kendisinin artık geride kaldığı, her şeyin 'dijital' oluşundan yakındığı bazı bölümlerden anlıyoruz. Aslında bunu çok da önemsemiyorum. Bu romanın elli yıl önce ya da sonra geçmesi içinde anlatılanları fazla bir değişikliğe uğratmazdı diye düşünüyorum. - Yapıtlarınızın bu ikincisiyle, yazı sanatında nasıl bir yolda ilerlemiş oluyorsunuz? Bazı açılardan farklı bir anlatım söz konusuyken...- İlk romanım bittiğinde aklımda iki roman taslağı vardı. Bunlardan biri 'Fotoğraftaki Kadın' diğeri de şu an üzerinde çalıştığım romandı. Fakat 'Fotoğraftaki Kadın' kendiliğinden öne çıkıp, adeta kendini yazdırdı. İlk romanımı altı yılda bitirebilmiştim. Bu romanımın sanki bir şiir gibi gelip sözcüklere ve cümlelere dökülerek kendiliğinden kâğıtları doldurdu. Çok keyif alarak yazdığım bir roman oldu. Bu anlamda ilkinden oldukça farklı bir yazı süreçte yazıldı. Ayrıca yazdığım her yeni romanda farklı şeyler denemek istiyorum. Fotoğraftaki Kadın/ Hakan Yaman/ Doğan Kitap/ 234 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Hikâyelerim özgün ve ilgi çekici'

Gönül Çolak ' Komi ve Kemikler' adlı öykü kitabıylaYunus Nadi Öykü Ödülünü aldı.

Ceren ÇIPLAK

-Yunus Nadi Ödülleri'nde öykü dalında birinciliği paylaştınız. Ödüle ve derecenize ilişkin düşünceleriniz nelerdir?- - Yunus Nadi şu ana kadar başvurduğum ilk ve tek yarışmaydı. Bu kitap aslında çok uzun ve emek verilmiş, zorlu bir yaşantının sonucu içimden düşürdüğüm bir taştı. O taş güçlü bir ivme yaratmış olmalı ki domino taşları gibi diğerleri de devrilmeye başladı. Ödül de bu taşlardan biri ve belki de en büyüğü. Yunus Nadi gibi Türk Edebiyatı için son derece prestijli ve büyük bir ödülü almak gurur verici. - Kitabınızın başarı kazanmasını neye bağlıyorsunuz?- Hiçbir zaman başarıyı hedeflemedim. 'Komi ve Kemikler'i yazma sürecinde ödül ya da yayımlanıp yayımlanmayacağı kaygısı taşımadım hiç. Hatta eleştiri alabileceğini tahmin ettiğim bölümleri, uzamış, sarkmış, dağılmış gibi gözüken yerleri tasarımımdan ödün vermemek adına kısaltmadım. Çünkü toplamda bir etki yaratmak, okuru kitabın içinde sıkıştırmak, kaybetmekti niyetim. Aynı hayatın bize yaptığı gibi' Ben kendi yolumdan gitmeye uğraştım hep. - Eleştirilere ilişkin neler söyleyebilirsiniz? - Eleştirilere gelince; gerek basında çıkan yazılar, gerekse kitap arkasına yazılan kritikler hep olumlu yöndeydi. Şu ana kadar olumsuz bir eleştiri duymadım. Kurgu ve matematiği özgün ve başarılı bulundu mesela. Dil için de aynı şeyler söylendi. Çok değerli ustalardan övgüler alarak çıktı kitap yolculuğuna. Başta İsmail Mert Başat olmak üzere, Ahmet Telli.. ve bana inanan tüm büyüklerime ve dostlarıma cömert kritikleri için teşekkür etmek istiyorum. Bu zaten büyük bir başarıydı benim için.

HAYATI İZLEYEREK YAZDIM >

- Komi ve Kemikler > ilk öykü kitabınız olmasına rağmen kurgusundaki özgünlük dikkat çekiyor. Bu kurgu başarısını nasıl sağladınız? >- Son derece riskli bir şeyi denediğimi biliyordum. Çünkü bu güçlükte bir kurgunun ortası yoktur. Başaramazsanız her şeyi çöpe atmanız gerekir. > En küçük bir tereddütte bile yer vermemeniz gerekir. Aksi halde yazarın kafa karışıklığı ve ne yapmak istediğine ilişkin kararsızlığı olarak algılanır. Öyledir de zaten. Tabii ki çok zorlandım. Çünkü burada rakamlarla ve sembollerle değil sayfalarca yazıyı çevirmek durumundasınız. - 'Komi ve Kemikler'in yazarı kimdir' ve öykü çalışmaları ne zaman başladı?- Bu kitabın yazarı somut ve maddi hayatla bağları kopuk biridir ya da gittikçe bu bağ zayıflamaktadır. Ama yine de birkaç şey söylemek gerekirse; 1971 yılında Antalya'nın Serik ilçesinde doğdum. Çocukluğumun geçtiği yer burası. Ortaöğrenimimi > Antalya'da tamamladıktan sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi İngilizce Bölümü'nden mezun oldum ve sonrasında İstanbul'a geldim. Birkaç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra istifa ettim. Özel sektörde işlerde çalışmanın yanında, oyunculuk ve müzikle ilgilendim. Şahika Tekand'ın atölyesinde çalıştım bir süre. Beklan Algan ve Ayla Algan'la 'Yaratıcı drama' üzerine çalıştım ve kendilerine asistanlık yaptım. Bir uzun metrajlı film senaryosu yazdım, yine gün yüzüne çıkaramadığım. Ara sıra söyleşiler yazdım kitap ekleri için. Yazmaya ne zaman başladığım gibi bir sorunun cevabı yok bende. Çok suskun ve hareketsiz bir çocukluk yaşantım oldu. Bunun şimdilerde ne anlama geldiğini çözebiliyorum. Her şeyi büyük bir dikkatle, tamamen bir yabancı gibi izlediğim için hayata katılamazdım pek. Bence yazı o zamanlar > başladı' Ama bir bütünlük oluşturacak ve edebi bir tarza girebilecek şekilde 1996 yılında yazmaya başladım. Komi ve Kemikler/ Gönül Çolak/ Kırmızı Yayınları/124 s.

'Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir'

Murat Özyaşar, 'Ayna Çarpması' adlı öykü kitabıylaYunus Nadi Öykü Ödülünü aldı.

Mehmet PİŞKİN

'KENDİME TUTTUĞUM BİR DEFTER'

azmaya ne zaman ve nasıl başladınız? - Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir! Edebiyata bulaşmamı sağlayan ortaokuldaki Türkçe öğretmenim değil de bize birkaç haftalığına derse giren stajyer Türkçe öğretmeni oldu. Dersimize sürekli giren öğretmenin adını hatırlamıyorum, stajyer öğretmenimin adını ise adım gibi hatırlıyorum. Adı; Bilal Küçük'tü. Bir iki hafta dersimize girdikten sonra onu bir daha göremedim. Peki ne yapmıştı da beni böylesine etkilemişti? İkinci veya üçüncü derslerin birinde tahtaya Yahya Kemal'in 'Sessiz Gemi' şiirini yazmış ve sonra da o şiiri yorumlamaya başlamıştı. O yorumladıkça ben sanki dersi bir tek bana anlatıyormuş duygusuna kapılmıştım. Onun yorumuna göre şiirde 'gemi' sözcüğü 'tabut' sözcüğü yerine kullanılıyordu. Üstelik şiirin hiçbir yerinde 'tabut' sözcüğü geçmiyordu, işte bu temsili istiare beni fazlasıyla etkilemiş, bir sözcüğün gerektiğinde bir başka sözcük yerine kullanılması, sözcüklerin bir büyüsü olduğu fikrini yaratmıştı bende. - Kitabınız, Pavase'nin, 'Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum' sözü ile başlayıp, The Beatles'ın şarkı sözlerinden, 'Bu sabah aynaya baktım, kimseyi göremedim' sözüyle bitiyor. Kitabın yazılma serüveninden söz eder misiniz?- Evet, sizin de belirttiğiniz gibi, Pavese Yaşama Uğraşı adlı kitabında 'Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.' diyordu. Bu cümlesine karşılık The Beatles de bir şarkı yapmış ve şarkının bir yerinde şöyle diyordu: 'Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.' Ben de bu buluşmaya dahil olmak istedim ve Ayna Çarpması'nı Pavese'nin cümlesiyle açıp The Beatles'ın dizesiyle kapamak ve bu iki cümle arasında olup bitenleri anlatan bir kitap yapmak istedim. Yani öykülerden önce bir kitap yapma fikri vardı kafamda. Benimkisi bir kitap yazmaktan çok bir kitap yapmaktı.

'MUTLU BİR HARF YOKTUR'

- Öykülerinizde genelde karamsar bir hava var, bunun nedeni nedir acaba?- Çünkü mutlu harf yoktur ve herkes kendi 'kara'sını döker sayfaya.-'İtiraf' adlı öykünüzdeki Selim karakterinin cezaevinde siyasal bir tutukluyken uzaktan sevdiği kızı görebilme adına 'itirafçılar koğuşuna' geçip geçmediği finalde muallâkta kalıyor. Selim, âşık olduğu kız için 'itirafçı koğuşuna' geçiyor mu?-Yazdığım bir öyküyü sonradan açıklama gayreti içerisine girmek açıkçası zoruma gidiyor. Bu sebeple Selim'in 'itirafçılar koğuşu'na gidip gitmediğini belirtmek yerine ya da bunu hak'katen merak eden okurlar, Cumhuriyet Kitap'ın 989. sayısında 'Ayna Çarpması'nda Metin İçi Geçişler' adlı bir yazı yayımlandı, bu yazıya bakabilirler. - İlk öykü kitabınız Ayna Çarpması ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne layık görüldünüz, neler hissediyorsunuz? Bu bağlamda ödüller hakkında neler düşünüyorsunuz?- Böylesine köklü ve sicili temiz bir ödülü almış olmaktan mutluluk duydum. Ödüllerin ödül alan eseri öne çıkardığını düşünüyorum. Bunun dışında hiçbir ödül hiç kimseyi yazar yapmaz, sadece kişiyi daha görünür kılar diye düşünüyorum. Ödül alan eser iyidir, almayan kötüdür gibi bir kolaycılığa düşmemek gerekir, Sevim Burak da Sait Faik Ödülü'nü almak istemişti, ama o günkü koşullarda bu mümkün olmadı, bu onun kötü bir yazar olduğunu asla göstermez. Ayna Çarpması/ Murat Özyaşar/ Doğan Kitap/ 98 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

 

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Ok gibi olsam yabana atarlar'

İşsizliği konu alan çalışmasıyla 2009 Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne Ahmet Ümit Akkoca değer görüldü.

Elif BEREKETLİ

izerken nelerden besleniyorsunuz, neler dürtülüyor sizi? - İlgi alanıma ülke ve dünya sorunları giriyor aslında. Eğer düzenli bir yerde çalışsaydım bu konuları işlerdim. Şimdi yarışma karikatürleriyle ilgilendiğim için benden istenilen konularda çiziyorum. Genel bir politikliğim olduğu söylenemez. Çizgilerimde Türk kültüründen besleniyorum. Haksızlığa başkaldırı, adalet duygusu, başkalarına ve çevreye zarar vermeme, ülke ve dünya insanlığı için barış, insana ait değerlerin zaafa uğraması dürtüyor beni.- Politik olmadığınızı söylüyorsunuz. Politik karikatür üzerinde tabu var mı sizce şu an Türkiye'de? Aslında daha da önemlisi, zamanında bazı mizah dergilerinin başına gelenler sizce bugün otosansür nedeni oldu mu?- Eleştirel düşünceler kızgınlığa ve önyargılara dayanmamalı. Çeşitli durumlar ve olaylar karşısında takındığımız tavırlar, sarf ettiğimiz sözler daha sonra kaybolup gidiyor. Ama çizgiler kaybolmuyor. Alıcılar tarafından yapılan değerlendirmelerde her şeyden önce karikatür sanatının özellikleri göz önüne alınmalı. Hiçbir konuda hakareti onaylamayan bir kişi olarak, sanatın da özgür iradeyle yapılabileceğine inanıyorum. Çizer entegre bir kişiliktir. Bu özelliği önemlidir. Yukarıda söylediklerimin haricinde şartlar bu özelliğe gölge düşürmemeli. Bazı tanımlamalarda olduğu gibi, karikatür yıkıcılık değildir aslında. Eğer yıkıcılıksa, o zaten başka bir yapıcılığı getirir. Ağırlıklı olarak, yapıcılıkta odaklanmalı söz konusu bazı tanımlamalar.

'KARİKATÜR SÜREKLİ DEVRİMDİR'

- 'Otokontrol' ile 'otosansür'ü ayıran çizginin özgürce çekilememesi düzenle uzlaşmaya neden olmaz mı peki? Doğuşu muhalefete dayanan böyle bir alanda özellikle...- Evet, doğru, karikatürün var oluş nedeni muhalefet yapmaktır... Ama neye karşı muhalefet? Tabiî ki düzendeki olumsuzluklara, haksızlıklara, yanlış yapılan işlere karşı muhalefet. Düzenle uzlaşmasına gelince, dedemin bir sözü vardı: 'Ok gibi doğru olsam yabana atarlar beni, yay gibi eğri olsam elde tutarlar beni.' Yay gibi eğri olmak herhalde biraz esnek olmak anlamına da geliyor. Ben karikatürde bu yaklaşımı onaylamamakla beraber, özellikle basında çalışan karikatürcüler için kapının önüne konulma gibi bir risk de olabileceğini söylemek zorundayım. - Kapının önüne konma durumu olan karikatürcülerin hayalgücünün egemenlerce kontrol altında tutulması anlamına gelir bu da pekâlâ. Peki, karikatürün hayalgücü ve dolaylı olarak da felsefeyle ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz; 'konjonktürden bağımsız olarak' ve 'bugünlerde ülkemizde'? - Hayalgücü, insanların ortak kullanım alanı olarak üzerinde yaşadıkları tek dünyada, her insanın sadece kendilerine ait çok dünyalılıklarıdır. Felsefe hayalgücünde filizlenir, gelişir. Sanat; insanın iç dünyasıyla iletişim kurmasıdır. Bu iletişim sonucu ortaya konulan üretim, felsefi bir altyapıya dayanır. Sanatçı düşünerek saklı olanları ortaya çıkarır. Her konudaki; sanatta, politikada, bilimde, teknolojideki gelişme yani; insanın refahı mutluluğu için yeni açılımların yapılması, iyinin de daha iyisini bulma arayışları, karikatür, saklı olanı bulup ortaya çıkarmaktan geçer. Bu sürekli devrimdir. - Karikatür, her şeyden önce küresel bir boyuta sahip ve söylediğiniz gibi 'insanlığa ait değerlerin egemen olmasına katkıda bulunuyor'. Bunu bir 'tanım' olarak alalım. Peki, işin aslı, ülkemizde üretilen karikatür ve de mizahın evrensel boyutu nedir? Çağın küreselleşme hızına paralel bir gidiş gösteriyor mu? - Ülkemizde mizah yeterince küreselleşiyor, evet. Aslında bu son derece iyi bir gelişme. Bu durum evrensel bir yaklaşımı da getiriyor aynı zamanda. Açlık, küresel ısınma, silahlanma yarışı, ekonomik kriz gibi dünyayı tehdit eden durumlarla ilgilenmek, her düşünen ve sorumluluk hisseden insanın görevidir aynı zamanda.

'Ülkede yaşanan her şey mizah malzemesi'

'Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne değer görülen karikatürist Ali Şur, yaşamını karikatür sanatına adamış.

Selda GÜNEYSU

ize ödül getiren karikatürünüz hakkında bilgi verir misiniz ?- Ödül aldığım karikatür, yerel seçimler dönemini konu ediniyor. Yani güncel bir olayı yansıttım çizgilerime. Siz de çok iyi biliyorsunuz, yerel seçimler öncesinde, Tunceli'deki seçmenlere buzdolabı, çamaşır makinesi, çek-yat gibi eşyalar dağıtıyorlardı. Bütün basın bu yardımlardan söz ediyordu. Bir gün, bir televizyon kanalında, muhabirin, yardım alan köylülerle yaptığı söyleşiyi izliyordum. Muhabir sırtında buzdolabı taşıyan bir köylüye, 'Köyde elektriklerin olmadığı söyleniyor. Bu buzdolabını nasıl kullanacaksınız' diye sordu. Köylünün verdiği yanıt çok anlamlıydı: 'Evet, bu buzdolabını evime götüreyim de elektrikler yok. Bu seçimde buzdolabı, çamaşır makinesindeki oylar kime gidecek?' Yani karikatüre konu olan espri aslında bana değil, köylüye ait. Durumun vehametini çok güzel özetliyordu bu sözler. Söz çok hoşuma gitti ve hemen not aldım. O gün de bu karikatürü çizmeye başladım. Yurttaşlar da oylar

« Önceki :: Sonraki »