CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLER

7/5/2009 · Kategori: Dergi/Gazete

CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLERİ 1

Yunus Nadi Anısına 8 Ödül

Kültür Servisi - 2009 Yunus Nadi Ödülleri belirlendi.

Bu yıl 63’üncüsü düzenlenen ve 5 dalda 8 ödülün verildiği yarışmaya 270 kişi katıldı.

“Sosyal Bilimler Araştırması” dalında Dr. Erdal Atabek, Prof. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun, Prof. Emre Kongar, Prof. İonna Kuçuradi ve Prof. Ahmet Mumcu’dan oluşan Seçici Kurul, ödülün Rasim Dirsehan Örs’ün “Rus Basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri” adlı yapıtına verilmesini kararlaştırdı.

“Roman” dalında Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Mehmet Eroğlu, Konur Ertop ve Tahsin Yücel’den oluşan Seçici Kurul, ödülü Özcan Karabulut’un “Amida Eğer Sana Gelemezsem” adlı yapıtıyla Hakan Yaman’ın “Fotoğraftaki Kadın” adlı yapıtı arasında paylaştırdı.

“Öykü” dalında, Hikmet Altınkaynak, Mehmet Başaran, Sami Karaören, Tarık Dursun K. ve Emin Özdemir’den oluşan Seçici Kurul, ödülün Gönül Çolak’ın “Komi ve Kemikler” adlı yapıtı ile Murat Özyaşar’ın “Ayna Çarpması” adlı yapıtı arasında paylaştırılmasını kararlaştırdı.

“Şiir” dalında Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer’den oluşan Seçici Kurul, ödülün, Hüseyin Atabaş’ın “Çıplak Su” adlı yapıtına verilmesini kararlaştırdı.

“Karikatür” dalında Kâmil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören, Turhan Selçuk ve Tonguç Yaşar’dan oluşan Seçici Kurul, ödülü, Ali Şur ve Ahmet Ümit Akkoca arasında paylaştırdı. Ödüller, gazetemizin 85’inci kuruluş yıldönümü olan 7 Mayıs 2009 Perşembe günü (bugün) saat 19.30’da Şişli’deki Grand Cevahir Otel ve Kongre Merkezi’nde düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.

 

Cumhuriyet 07.05.2009

 

Cumhuriyet gazetesi 85 yıldır tüm baskılara, saldırılara, sansüre karşın laik ve demokratik çizgiden ayrılmadı

Atatürk devrimlerinin izinde 85 yıl

© Gazetemiz bugün de Ergenekon soruşturması kapsamında kuşatılarak baskı altına alınmak isteniyor. Soruşturma kapsamında gazetemiz İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk gözaltına alınarak evi arandı, Ankara Temsilcimiz Balbay ve yazarımız Manisalı gözaltına alınarak tutuklandı.

İstanbul Haber Servisi - Laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’yle yaşıt Cumhuriyet gazetesi bugün yayın hayatına başlamasının 85. yılını geride bırakıyor. Adını Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün verdiği Cumhuriyet gazetesi sıkıyönetim dönemlerinde bir dizi baskıyla karşı karşıya kaldı. 12 Eylül askeri cunta döneminde geçici sürelerle birçok kez yayını durduruldu, bombalandı ve yazarları tutuklandı.

Baskılara boyun eğmeyen gazetemiz bugün de Ergenekon soruşturması kapsamında kuşatılarak baskı altına alınmak isteniyor. Soruşturma kapsamında gazetemiz İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk “geceyarısı” operasyonlarıyla gözaltına alınarak evi arandı, Ankara Temsilcimiz Mustafa Balbay ve yazarımız Prof. Dr. Erol Manisalı gözaltına alınarak tutuklandılar.

7 Mayıs 1924’teki ilk baskısında, “Cumhuriyet, yalnızca Cumhuriyetin, bilimsel ve yaygın ifadesiyle demokrasinin savunucusudur” ilkesiyle laik ve demokratik çizgisinden ödün vermeden yayın hayatını sürdüren Cumhuriyet gazetesi ve yazarlarımız AKP yandaşı medya tarafından Ergenekon soruşturması süresince hedef gösterildi.

Tarihe tanıklık etti

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün adını verdiği gazetemiz, ilk sayısını çıkardığı 7 Mayıs 1924’ten günümüze değin geçen 85 yılda Türkiye’de ve dünyada yaşanan gelişmelere tanıklık etti, ülkenin toplumsal ve siyasal tarihini yansıttı. Uğur Mumcu, Onat Kutlar, Ahmet Taner Kışlalı, Cavit Orhan Tütengil, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi Cumhuriyet’in önemli kalemleri katledilerek susturuldu, gazete birçok kez bombalı saldırılara hedef oldu.

Ancak Cumhuriyet gazetesi ilk günden bugüne değin hiç değişmeyen “Gazetemiz ne hükümet gazetesi ne de parti gazetesidir. Cumhuriyet yalnızca Cumhuriyetin, bilimsel ve yaygın ifadesiyle demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi fikir ve esaslarını yıkan ve yıkmaya çalışan her kuvvetle mücadele edecektir’’ yayın ilkesi ve okurlarının desteğiyle yoluna devam ediyor.

Milli mücadeleye destek

Gazeteciliğe 1900’de “Malumat” gazetesinde başlayan Yunus Nadi, 1901 yılında 2. Abdülhamit’e karşı “gizli bir derneğe girmekle” suçlanarak Midilli Kalesi’nde üç yıl hapse ve sürgün cezasına mahkûm edildi. 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a gelen Yunus Nadi, İkdam ve Tasvir-i Efkâr gazetelerinde yeniden yazmaya başladı. Daha sonra İttihat ve Terakki Fırkası’nın yayımladığı “Rumeli” gazetesinde başyazar olan Nadi, İstanbul’da 1918 yılında Yeni Gün gazetesini çıkarmaya başladı. Ulusal direniş hareketini destekleyen Yeni Gün gazetesi, baskı ve zor koşullar altında çıkarılıyordu. Yunus Nadi, 2 Nisan 1920’de gizlice İstanbul’dan ayrılarak Ankara’ya geçti. Matbaa da gizlice Ankara’ya taşındı. Kurtuluş Savaşı’nı desteklemek, Mustafa Kemal’in yanında yer almak için Anadolu’ya geçen Nadi, 23 Nisan 1920’de TBMM’ye milletvekili olarak girdi. İzmir milletvekili olarak Ankara’da bulunan Nadi, Sakarya Savaşı öncesinde önlem olarak gazeteyi Yazı İşleri Müdürü Kemal Salih’e (Sel) verdiği bir talimatname ile Kayseri’ye taşıdı. Nadi, Salih’e verdiği talimatnamede Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın desteklenmesini, ama eleştiriden de kaçınmamasını istedi.

Adını Mustafa Kemal verdi

Yunus Nadi, Cumhuriyetin ilanı ve hilafetin kaldırılması devrimlerinde etkin rol alırken işgalcilerin çekildiği İstanbul’da yeni bir gazete çıkarmayı planlıyordu. Çalışmaların ardından Pembe Konak, Mustafa Kemal tarafından Cumhuriyet’e tahsis edildi. Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyetin ilanından yedi ay sonra yayın hayatına başladı. “Anadolu’da Yeni Gün” adıyla Ankara’da yayınını sürdüren gazete, Cumhuriyetin kurulması ve 7 Mayıs 1924’teki ilk baskısının ardından yayınına son verdi. Yunus Nadi’nin çıkaracağı gazetenin adını Mustafa Kemal Paşa saptamış, “Cumhuriyet olsun” demişti. Cumhuriyet’in ilk sayısında gazetenin amaçlarını ve yolunu anlatan sunuş yazısında şu ifadeler yer alıyordu:

“Cumhuriyet’in siyasi programı isminden belli olduğu gibi, onu yayımlayanların siyasi hayatları da bellidir. Cumhuriyet, Türkiye’de büyük kavgalarla elde edilmiş tarihi bir sonuçtur. Biz elde edilen bu amaç uğrunda fiilen çalışmış insanlarız. Memlekette bu muzaffer ve galip fikrin çok kuvvetli tarafları vardır. Cumhuriyet memlekete mal olmuş bir fikirdir. Biz onun temsilcisi ve koruyucusuyuz. Bu temel düşünce göz önünde tutulduktan sonra kesin olarak söyleriz ki gazetemiz ne hükümet gazetesi ne de parti gazetesidir. Cumhuriyet sadece Cumhuriyetin, bilimsel ve yaygın ifadesiyle demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi fikir ve esaslarını yıkan ve yıkmaya çalışan her kuvvetle mücadele edecektir. Memlekette her anlamı ile gerçek bir demokrasi kurulması için gazetemiz bütün varlığı ile çalışacaktır. Memlekette halkın halk tarafından halk için idaresi bizim idealimizdir. Ve biz yalnız bu idealin esiriyiz. Başka bir kuvvetin değil.”

Nadir Nadi kurumsallaştırdı

Yunus Nadi’nin 28 Haziran 1945’te Cenevre’de yaşamını yitirmesinin ardından Cumhuriyet’i bir süreden beri yöneten Nadir Nadi, gazetenin sorumluluğunu da üstlendi. Köy Enstitüleri’nin ürünlerine, köy kökenli yazarların yazılarına 1950’lerde sayfalarını açan Cumhuriyet gazetesi, 1960’larda emekçi halkın uyanışını, çağdaş uygarlığa doğru bir adım sayarak gerekli önemi verdi. 1960’ların ortalarına kadar toplumsal bilinçlenme yolundaki yayınlarla büyük çaba harcayan gazetemiz hakkında açılan davaların tümü beraatla sonuçlandı. 1968’in dünyadaki rüzgârı Türkiye’ye de ulaştı ve öğrenci istemleriyle başlayan hareket, siyasal kavgaya dönüştü.

Cumhuriyet kapatılıyor

Antiemperyalizmin damgasını vurduğu siyasal hareketler, 15-16 Haziran büyük işçi direnişleri, komünizmle mücadele adı altında gençliğin karşısına çıkarılan gerici-şeriatçı örgütlenmeler, 1970’lerin Türkiye’sinin manzarasıydı. 12 Mart 1971’de Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve üç kuvvet komutanının muhtırasının ardından sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim ilanıyla birlikte Cumhuriyet gazetesi 10 gün kapatıldı. İlhan Selçuk ve Genel Yayın Müdürü Oktay Kurtböke tutuklandı. Kurtböke ve Selçuk beraat etti. Cumhuriyet Matbaacılık Gazetecilik TAŞ, 1971 Temmuz’undaki toplantıda yönetim kurulunu değiştirdi. Nadir Nadi gazete yönetiminden ve başyazarlığından ayrılmak zorunda kaldı. Yeni yönetimin yayın politikasını değiştirme girişimlerine okurların yanıtı, dünya basın tarihinde eşi görülmemiş bir olaya neden oldu. Cumhuriyet okurları yayın çizgisini değiştiren gazeteyi almadı. 1971 Martı’ndaki 130 binlik satış 45 bine düştü. Bunun üzerine yeniden yönetime çağrılan Nadir Nadi, 1972’de gazetenin başına geçti.

12 Eylül günleri

12 Eylül askeri darbesi binlerce genci cezaevlerine tıkarken basın üzerinde de büyük baskı ve sansür uyguladı. İlhan Selçuk’un 11 Kasım 1980 tarihli “Kemalizm İdelojisi Muz mudur?” başlıklı yazısı nedeniyle gazete 10 gün kapatıldı. 12 Kasım 1981’de gazetenin Doğu ve Güneydoğu bölgelerine girmesi 5 gün süreyle yasaklandı. 3-4 Nisan tarihleri arasında ise Ankara, Kastamonu ve Çankırı’da yasaklandı. 15 Ocak 1983’te Nadir Nadi’nin “Tuhaf Bir Tasarı” başlıklı ve Atatürkçülük adına onun kurduğu kurumları yıkanları eleştiren yazısı nedeniyle gazete 25 gün kapatıldı. 12 Eylül anayasasına, Özal’lı yıllara karşın 80’lerin ikinci yarısında yeniden filizlenen muhalefet, Cumhuriyet’in sayfalarında kendine yer buldu. İşçi eylemleri, 1990’daki büyük madenci direnişleri okura aktarıldı. Nadir Nadi’nin 1991 yılında ölümünün ardından gazeteyi yaşatmak için “Cumhuriyet Vakfı” kuruldu.

Cumhuriyet gazetesi, bütün baskı ve kuşatmalara karşın okurlarıyla bütünleşerek 2006 yılında taşındığı Şişli’deki yerinde aydınlanma mücadelesine devam ediyor, geleceğe güvenle bakıyor.

Cumhuriyet 07.05.2009

Balbay ve Manisalı hâlâ tutuklu

İstanbul Haber Servisi - Cumhuriyet’in Şişli’deki merkez binasının bahçesine 2006 yılında üst üste atılan 3 bombanın ardından baskılar da devam etti. AKP yandaşı medyanın sürekli hedefi haline gelen gazetemiz ve yazarlarımız Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındı ve tutuklandılar.

Ankara Temsilcimiz Mustafa Balbay 6 Mart’ta, gazetemiz yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı ise 13 Nisan’da gözaltına alındıktan sonra Silivri Cezaevi’ne gönderildiler. Gazetemize yönelik baskıları protesto eden okurlarımız ve demokratik kitle örgütü temsilcileri, “Amaç, Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkan Cumhuriyet gazetesini susturmak” olarak değerlendirdiler.

Okurlarımız, tutuklu yazarlarımızın serbest bırakılması için başlattıkları ve haftanın iki günü gazetemizin merkez binası bahçesinde bir araya gelerek gerçekleştirdikleri destek nöbeti eylemlerini sürdürüyor.

Destek eylemlerine katılan çok sayıda yazar, sanatçı, sivil toplum örgütü yöneticisi “Cumhuriyet’i ve Cumhuriyet gazetesini susturmaya, yok etmeye çalışan karanlık güçlere karşı mücadelesini sürdürmeye kararlı olduğunu” vurguladı.

Gazetemize yönelik baskılar kapsamında ilk önce gazetemizin İmtiyaz Sahibi ve Başyazarımız İlhan Selçuk gözaltına alındı ve serbest bırakıldı.

Selçuk’un ardından 63 gün önce gazetemizin Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla tutuklandı. Son olarak 25 gün öncede Prof. Dr. Erol Manisalı gözaltına alındı ve tutuklandı.

Okurlarımız ve sivil toplum kuruluşları da yaşanan baskı ve tutumları protesto etmek amacıyla “Balbay için nöbetteyiz” eylemlerine, Prof. Dr. Manisalı’nın tutuklanmasının ardından “Balbay ve Manisalı için nöbetteyiz” şeklinde sürdürmeye başladılar.

Her pazartesi ve perşembe günleri saat 11.00-13.00 arasında gazetemizin Şişli’deki merkez binası bahçesinde bir araya gelerek tutulan nöbete, okurlarımız ve çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi ve üyeleri katılıyor.

Balbay ve Manisalı’nın tutuklanmasını protesto eden yurttaşlar yazarlarımız serbest bırakılıncaya, Cumhuriyet’e yönelik baskılar sona erinceye dek eylemlerini sürdüreceklerini vurguladılar.

Okurlarımızın gazetemizin bahçesinde Mustafa Balbay ve Erol Manisalı için başlattıkları nöbet sürüyor

Cumhuriyet 07.05.2009

 

RİSK ALTINDA

Manisalı’nın rahatsızlığı ciddileşti

© Kalbinde büyüme ve kanında pıhtılaşma olan Manisalı’nın bu hafta içinde hastaneye kaldırılması planlanıyor.

İstanbul Haber Servisi - Ergenekon soruşturması kapsamında Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan gazetemiz yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı sağlık sorunları ile mücadele ediyor. Silivri Devlet Hastanesi’nde geçen hafta yapılan muayenenin ardından Manisalı’da kalp büyümesi ile kanında yüksek oranda pıhtılaşma tespit edildi. Bu hafta içinde de özel birtakım testlerin yapılabilmesi için İstanbul Üniversitesi (İÜ) İstanbul Tıp Fakültesi veya Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne kaldırılması bekleniyor. Manisalı’nın daha önceden de kısmi felç geçirdiği ve düzenli fizik tedavisi gördüğü, bu imkânın cezaevinde olmadığı, yeniden felç geçirme riskinin olabileceği belirtildi.

Ergenekon operasyonunun 12. dalgasında gözaltına alınan ve 25 gündür Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Prof. Dr. Erol Manisalı’nın cezaevinde sağlık sorunları ile mücadele ettiği belirtildi. Manisalı’nın kalbinde büyüme tespit edilerken, kanında da yüksek oranda (3,5) pıhtılaşmanın olduğu ifade edildi.

Yapılan muayenenin ardından Manisalı’dan bazı özel tahlil ve tetkikler istendiği, bunun için de önümüzdeki günlerde Çapa ya da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne getirileceği kaydedildi. Prof. Dr. Erol Manisalı’nın oğlu Barış Manisalı, babasının yüksek tansiyon hastası olduğunu anımsatarak “Yüksek tansiyona bağlı olarak 2004 yılında beynin konuşma bölgesinde bir sorun ortaya çıktı, pıhtılaşma nedeniyle 2 gün yoğun bakımda kaldı. Ayrıca 1-2 defa kalp spazmı geçirdi” dedi. Pazartesi günü cezaevinden İstanbul’a getirilmesi ile ilgili sevk kararının çıktığını anımsatan Barış Manisalı “Babamın İstanbul Tıp ya da Cerrahpaşa’ya da getirilebileceği söylendi. Güvenlik kararı gerekçesiyle İstanbul’a ne zaman getirileceğini biz de bilmiyoruz” diye konuştu.

Cumhuriyet 07.05.2009

OKURLARA

TURHAN GÜNAY

Yunus Nadi Ödülü bilindiği gibi Türkiye'nin en eski ödülü. 63 yıldır verilen ödül başlangıçta her yıl edebiyat ya da kültürün çeşitli dallarında dağıtılırken 1990 yılından itibaren bir çok dalda değerlendirildi. 1990'ların ortasından sonra da öykü, roman, şiir, sosyal bilimler ve karikatür dallarında veriliyor.Alanının en etkili ödüllerinden olan Yunus Nadi Ödülleri bu yıl üç dalda paylaştırılarak verildi. Romanda Özcan Karabulut ve Hakan Yaman, öyküde Gönül Çolak ve Murat Özyaşar, şiirde Hüseyin Atabaş, karikatürde Ahmet Ümit Akkoca ve Ali Şur, sosyal bilimlerde ise Rasim Dirsehan 2009 Yunus Nadi Ödülleri'nin sahibi oldular. Ödül kazananları kutlar, başarılarının devamını dileriz.Enis Batur yoğun dış gezi programı nedeniyle yazılarını bir süreliğine iki sayıda bir yazacak. Okurlarımızın bu durumdan mutlu olmayacaklarını biliyoruz ve sabırlı olmalarını diliyoruz.Kaybolan bir yolcu otobüsü, bir daha kendilerinden haber alınamayan yolcular... 15 yıl sonra kayıp otobüs bir gece görülmüş ve şoförü birine yol sormuştur... Sonrasını tahmin etmet bir hayli güç. Necati Göksel, 'Kayıp Yolcu' romanında 'neye ihtiyacımız varsa ona inandığımızı' anlatıyor okurlarına.Bir de özür: 30 Nisan 2009 tarihli 1002. sayımızda yayımlanan Filiz Özdem fotoğraflarının sahibi Utku Özdem'dir. Yanlılışla Selahattin Özpalabıyıklar'ın adı yazılmıştır. Okurlarımız ve Utku Özdem'den özür dilerizBol kitaplı günler...e-posta:turhangunaycumhuriyet.com.trcumkitapcumhuriyet.com.tr

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

Kitaplar Adası

Berin Nadi ile Nadir Nadi'nin saygın anıları için...

Ankara Öykü Günleri'nde yaşanan o büyülü zamanların bir oturumunda, yazınımızın bütünsel olarak cumhuriyetin armağanı sayılması gerektiğini söyleyince, genç öykücü Ömer Ayhan izleyiciler arasından, 'İyi ama cumhuriyetten önce de yazarlarımız vardı' demişti, 'örneğin Refik Halit Karay'' Yazınımızın, bir bütün olarak cumhuriyetin armağanı olduğunu ilk kez söylüyor değilim' Daha öncelerde de bu konuya özgülenmiş bir iki yazı kaleme almıştım'

M. SADIK ASLANKARA

Yazınımız değil yalnız, yanı sıra öteki sanat dalları da cumhuriyetten önce başlıyor elbette, bundan kuşku duyulabilir mi? Resimden müziğe, tiyatrodan sinemaya her alanda uç vermiş, kuramdan eyleme geçerek çiçeklenmiş, filizlenip gövermiş, salkım saçak fidana durmuş, kök salıp serpilmiş öyle verimlerle karşılaşılıyor ki, Türkiye'nin toplumsal olduğu denli ekinsel, sanatsal birikim yönünden de ne denli zengin olduğunu gözler önüne seriyor bu durum şaşırtıcı çoğulluğuyla'Biz yazınsal etkinliklere dönelim' Refik Halit kadar diyelim Ahmet Mithat, Hüseyin Rahmi, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Şinasi, Musahipzade Celal, Neyzen Tevfik gibi adlara karşın yine de edebiyatın cumhuriyet döneminde geliştiğini, bu nedenle doğal olarak cumhuriyetin armağanı olduğunu söylemek gerekmiyor mu? Neden peki? İnsanoğlunun çağdaş bir yazına varabilmesi için, bir aydınlanma çağına da ulaşmış olması gerekiyor da ondan. Yazınsal etkinliğin ana konusu insanın 'kul', 'köle' konumundan çıkıp 'birey'leşmesi zorunlu da ondan. Öyle ya, bu birey temelinde yükselmiyor mu edebiyat?'Yazının bulunduğu çağlardan bu yana karşımıza çıkan geleneksel onca metin ortadayken, ille de aydınlanma ile ilişkilendirilmesi mi gerekiyor peki edebiyatın? Homeros'tan beri ister batı, isterse doğu kökenli olsun yazınsal metinler, şiirler, oyunlar, söylenler vb. hep belirli amaç yönünde evriliyor, mitolojik çağlar insanı Tanrılara varmaya çalışan kahramanlar çıkarmayı hedefliyor hep. Çağdaş yazın ise, bütün bunlardan arınıp kahramanları yere indiriyor, kendisi olan bireye yöneliyor. İşte bu nedenle gelenekselin ardılı şiir, masal, destan vb. türler de yazınsallık paydasından yararlanabilmek için bu tür bir yapı değişikliğine, bir yeniden yapılanma sürecine giriyor'

CUMHURİYETİN ARMAĞANI OLARAK YAZINIMIZ...

Aydınlanma, Mustafa Kemal devrimiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin temel felsefesine dönüşürken Osmanlı dönemi yaşamının içinde de buna dönük olguların o kaynayan toplum yapısı içinde hiç mi hiç fokurdamadığı düşünülebilir mi? Gerçekten de batıda bilim, sanat, düşünce, teknik vb. alanlarda kendini gösteren tüm ileri adımlar, hele 1789'dan sonra toplumumuzda kendine büyük karşılıklar buldu elbette. Bu çerçevede Osmanlının ümmetçi buyurganlığına, kul kavrayışına karşın, şeriatın kılıfına göre yaşamaya kendini bir türlü uyduramayan bir toplum yapısı söz konusuydu. Kimi Osmanlı padişahlarının bile sanata eğilimli olduğu biliniyor. Bu çerçevede toplumsal yaşam içinde düşünce olmaktan çıkıp eyleme dönüşmüş kadın hareketi, işçi sınıfı hareketi vb. nasıl görmezden gelinebilir?Nitekim Niyazi Berkes'in toplumbilimsel açıdan önümüze yuvarladığı 'İki yüzyıldır neden bocalıyoruz?' sorusu, toplumca yaşanan karmaşanın altını çizmeye yetmiyor mu? Bu nedenle romanın, modern şiirle öykünün, tiyatronun bizde yine pek de gecikmeden kendine yer bulduğu öne sürülebilir. Ama bu veriler, yazınımızın bütün olarak cumhuriyetin armağanı olduğu gerçeğini değiştirmiyor yine de'Mustafa Kemal'in en büyük devrimi, insanımıza kendisini bulgulatmış olmasıdır derim bana sorarsanız. Bunu, üç eylemle başarıyor Mustafa Kemal: 1.Laik yaşamı kurumsallaştırarak, 2.Laik öğretim biçimini tek öğretim biçimi yaparak, 3.Bütün bunları güvenceye alan yasaları yürürlüğe koyarak.Cumhuriyetin insanı, sonuçta Osmanlı ümmetindeki kul ya da uyar değildir artık. Bu insan, yeni biridir, öyle biridir ki, kimliği için ona 'birey' demek yetecektir artık. İşin püf noktası da burada zaten.İşte edebiyatın temel taşı insanın, ilkel bağlamda nice örneğine rastlansa da ancak cumhuriyetle kendisine yer edindiğini söylerken, böyle bir genel doğruyla çakıştığı için savunuyorum bunu. Yoksa körü körüne lay lay lom cumhuriyet tutkusundan kaynaklanmıyor bu! Toplumun bu yöndeki yapılanması tamamlanmadan nasıl ki birey var olamıyorsa bu doğrultuda sınıfsal, ekonomik ilişkiler vb. gibi entelektüel ilişkileniş boyutunda yazınsal ortam da kurulamıyor. Bir ara merak salmış, Behçet Necatigil'in yeni eklerle yapılmış '1000 Türk edebiyatçısının hayatı ve eseri'ni içeren Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (Varlık, On Yedinci Basım, 1998) adlı temel yapıtını didiklemiştim. Necatigil'de anılan bin yazardan 792'sinin 1881 sonrasında doğduğunu görmüştüm. Bunların kimileri yaşamlarının önemli bir anında cumhuriyeti karşılamıştı' Kimileri yaşamlarını Cumhuriyet'in ilk yıllarında, kimileri de daha sonra sürdürmüştü' Demek oluyor ki, Necatigil'deki bin yazarın, yuvarlamayla, yüzde 80'i cumhuriyet döneminde yaşamış yazardı. Bu, ölçü olarak getirilemez elbette.Ancak 1923'ten sonra doğanların, 792 yazar arasında yine de büyük çoğunluğu oluşturduğunu belirteyim. Gerçekten bunlardan 341'i 1881-1923 arasında doğmuşken 451'i ise 1924 ve sonrası doğumlulardan oluşuyor' Bu da yaklaşık yüzde 57'lik bir oran halinde çıkıyor karşımıza. Cumhuriyetin ilanı sonrasında dünyaya gelenler, sözlüğün de yüzde 45'lik bölümünü oluşturuyor o halde. Görüldüğü üzere yazınımızı var eden insanların yarısı, cumhuriyet döneminde doğan kişiler... Buna, Necatigil sözlüğüne ek çalışma yapanların zaman içinde ekleyeceği yazarlar da katıldığında; oranın sürekli tırmanış göstereceği öngörülebilir.Açık ki yazınımız, asıl kimliğini cumhuriyetle kazanıyor. Sözlükte madde olarak anılan yazarların yaklaşık yüzde 80'i, 1881 ile 1964 arasındaki seksen dört yıllık dönemde dünyaya geliyor. Bu veri, şunu da gösteriyor bize: 1881'de doğanların, en erken 1900'de ürün vermeye koyulacağı düşünülürse, yazınımızın, asıl büyük ivmesini son yüzyılda kazandığı çıkıyor ortaya. 1881 ile 1964 arasındaki seksen dört yıllık zaman diliminde dünyaya gelmiş 792 yazarın, aynı değerler dizgesine sahip olduğu; algılayışlarının, çözümleyişlerinin, yazınsal yönsemelerinin birbirine benzediği; güzelduyusal ele alışlarının birbirinin kopyası biçiminde gerçekleştiği; yapıtlardaki dilsel, biçemsel, biçimsel yaklaşımların aynı eğilimleri yansıttığı da düşünülmemeli!Nitekim cumhuriyetin yazarı sayabileceğimiz bir kucak yazara bakarak bunları ileri sürmek olanaklı. Alın size Cumhuriyet'te yazmayı sürdüren onlarca yazar'

YAZINIMIZIN ÖZGÜN OKULU: 'CUMHURİYET'...

Şu bizim Cumhuriyet, cumhuriyetin aydınlanma felsefesiyle uyumlu tam bir yazın okulu bana sorarsanız' Yeri gelmişken ekleyivereyim, ben de Cumhuriyet okulundan gelen bir yazarım'Geçmişten günümüze, gazetenin köşelerinde yazılarıyla bize gülümseyen, sayfalarında görünen ya da görünmeksizin görevini sürdüren kimbilir kaç yazıncı geldi geçti' Bugün bile şöyle kabaca saymaya kalkıştığımız onlarca ada ulaşmak olası' Ne dersiniz, kabaca sıralayalım mı, Cumhuriyet'in hangi yazarı hangi dallarda ürün verimlemiş?Şiir: Aytül Akal, Sunay Akın, Enis Batur, Ataol Behramoğlu, Ahmet Cemal, Cevat Çapan, Turgay Fişekçi, Metin Celal, Mustafa Şerif Onaran, Ergin Yıldızoğlu'Öykü: Behiç Ak, Aytül Akal, Oktay Akbal, M.Sadık Aslankara, Enis Batur, Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Selçuk Erez, Feyza Hepçilingirler, Işık Kansu, Deniz Kavukçuoğlu, Zeynep Oral, Işıl Özgentürk, Mavisel Yener, Nilay Yılmaz' Roman:Oktay Akbal, Selçuk Altun, M.Sadık Aslankara, Adnan Binyazar, Enis Batur, Ahmet Cemal, Tahir M.Ceylan, Selçuk Erez, Turgay Fişekçi, Feyza Hepçilingirler, Deniz Kavukçuoğlu, Emre Kongar, Metin Celal, Zeynep Oral, İlhan Selçuk, Mavisel Yener' Oyun: Behiç Ak, Aytül Akal, Sunay Akın,M.Sadık Aslankara, Ataol Behramoğlu, Işıl Özgentürk, Mavisel Yener, Nilay Yılmaz' Andığım adlar, Cumhuriyet'te ya da eklerinde sürekli yazan kalemler. Bir de herhangi köşede sürekli yazmamakla birlikte örneğin Kültür Bölümü yöneticisi şair Egemen Berköz gibi gazetenin yayımında emeği geçen yazıncılar var. Ayrıca 'Olaylar ve Görüşler' bölümünün yazarlarını da unutmamak gerekiyor'(örneğin Vecihi Timuroğlu, Muzaffer İlhan Erdost vb) Öte yandan Turhan Selçuk, Semih Poroy, Behiç Ak var birer yazar çizer olarak. Yazının dışında farklı sanat dallarında, sözgelimi sinemada (Örneğin Işıl Özgentürk, Behiç Ak, M.Sadık Aslankara), müzikte (örneğin Selmi Andak) ürün verenler kadar resim, tiyatro vb. dallarda eylemli üretimde bulunan sanatçılar söz konusu'Bunlar, doğal ki benim anımsayabildiklerim' Unuttuklarımı, bilmediklerimi de ekleyecek olursak üzerine, Cumhuriyet'in gerçekten bir yazın okulu olduğu belirgin biçimde çıkacaktır ortaya' Varlık, Yeni Dergi vb. yayınların da birer yazın okulu olduğunu unutmamak gerekiyor bu arada.

'BUNU SAYMAYIZ BALBAY...'

Cumhuriyet'in köşe yazarlarını, cumhuriyetin aydınlanmasından payını almış, bu nedenle kendilerini incelemeci, eleştirmen bağlamında geliştirmiş, anıt çevirmenlikler sergilemiş (örneğin Cevat Çapan, Ahmet Cemal vb.) kişiler olarak sağlam temeller üzerine oturan birer denemeci bağlamında nitelemek gerekiyor aynı zamanda. Bir adım daha atarak söyleyeyim; Cumhuriyet gazetesinin, Türkiye'nin en kurumsal deneme okulu, hatta hatta eleştiri okulu olduğu da eklenebilir!' Deneme, eleştiri öteki yazınsal türler gibi aydınlanma çağının verimi kuşkusuz, bunun yanı sıra onların önüne geçerek bunun birinci elden tellallığını, tanıklığını yapan türü de. Sorgulayan, yargılayan yazınsal türler oluşu bunun en somut kanıtı. Evet deneme de eleştiri de aydınlanmanın yazınsal türleri' Bu yüzden bakın Cumhuriyet'in yazarlarına; hepsi de soycak denemeci, eleştirmen' Bu denemecilerden biri de Mustafa Balbay kuşkusuz' Ama Balbay nerede? Dört duvar arasında, kimbilir yeni denemeler için kendini örse yatırmış, kozasını örüyor belki' Kaç yıl önceydi, Cumhuriyet'in bir kuruluş yıldönümünde Ankara Kalesi çevresindeki bir eski Ankara konağında eşiyle birlikte, gamzeli gülüşlerle genişleterek girişi, konukları kapıda karşılıyor, herkesle tokalaşıyor, 'Bunu saymayız, yine bekleriz' diyordu her kezinde'Gelenler, bir an için şaşkınlık yaşıyor, sonra onun denemeci aydınlık gülüşüne gülüşle katılıyordu. 'Aaa, tabii, evet, yine geliriz Cumhuriyet'e, gazetemize'' Peki, biz bunu sayacak mıyız Sevgili Balbay, sensizliği? Balbay'a, örse yattığı o köşede, 'Baybay' yapacak değiliz kuşkusuz' Evet, biz de bunu saymıyoruz Sevgili Mustafa Balbay' Yazı masasındaki örs başına özgürce döndüğünde, körüğüne öyle bir yapışmalısın ki, hava üfleyemediğin günlerin acısını da çıkarmalısın. Saymadığımız günleri bize saydırıp tamamlayana dek, ciğer dolusu körüklemelisin Ankara'yı, notlarınla'Biraz daha hava körüklediğinde, eminim eriyecek dağlar, yollar yine Ankara'ya çıkacak, Ankara'nın 'Gündem'ine'Ha gayret Sevgili Balbay, az kaldı' biz bu kuruluş yıldönümünü zaten yine seninle yaşıyoruz, kuşkun olmasın!

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

Diyarbakır'da yasak aşk

Özcan Karabulut ilk romanı Amida, Eğer Sana Gelemezsem ile 63. Yunus Nadi Roman Ödülü'nün sahibi oldu.

Ayça TEZER

-İlk romanınızla Yunus Nadi Ödülü'nü aldınız. Bu konudaki düşünceniz? -Evet, Amida bir ilk roman, ama yazarının otuz yıllık bir yazı serüveninin olduğu unutulmamalı. Şimdi dönüp geriye baktığımda, farklı diziliş taktikleriyle her sözcüğün, her cümlenin önem kazandığı, farklı biçimlerin denenebildiği, anlamın çok zaman yüzeyde değil, tersine derinde olduğu bir yazınsal türden gelmemin yanı sıra, farklı roman okumalarımın da Amida'ya katkısının olduğunu görüyorum. ÇOCUK İŞÇİLER- Romanınızda 'çocuk işçiler' sorununa değiniyorsunuz. Bu konuya olan ilginiz nereden geliyor? - Çocuk işçilik konusu yaklaşık on altı yıldır ilgi alanımda. İşçi sendikalarında çalışıyorum ve başka sendikal çalışmaların yanı sıra çocuk işçiliğine karşı projeler geliştiriyorum. Bu alanda ILO, UNICEF gibi uluslararası kuruluşlarla, kamu kurumlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışıyoruz. Çocuk işçiliğiyle ilgili makalelerim ve kitaplarım var. Çocuk işçilik temel sorunlarla ilişkili olarak Diyarbakır'da,Türkiye'de ve dünyada önemli bir sorun. Çocuk işçiliğiyle mücadele etmek, romanın ana karakterlerinden Arat'ı diri tutuyor, onun temel sorunlarla yakından ilgilenmesini sağlıyor. Örneğin, insanların çok kimlikli olduğunu görüyor Arat, yaşam hakkı için, bir arada yaşamak için sınıfsal kimliğin önemini vurguluyor. Arat'ın, çocuk işçiliğiyle mücadele etmenin işçi hak ve özgürlüklerini koruma ve geliştirme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu söylemesi, sendikalara ve sendikacılara eleştirel bakması da bu yüzden. Çocuklara 'vefa borcu'muz olduğunu düşündüğüm için, romanın katmanlarından birini de çocuk işçiler oluşturdu, diyebilirim.- Romandaki Arat karakteri gerçekten çok ilginç bir karakter. Arat bazen anlatıcının bile üstüne çıkabiliyor. Anlatıcı mı onu yönlendiriyor, o mu anlatıcıyı çoğu zaman karışıyor. -Arat, üst anlatıcının kurguladığı bir karakter, yaşadıklarını kurgulayan bir anlatıcı aynı zamanda. Arat'la romancı arasında yer yer otobiyografik ilişkiler var. Bir ana karakter olarak Arat, kendi öyküsünü yazması için üst anlatıcıyı zorluyor. Kim zaman üst anlatıcı kendini Arat'ın yerine koyuyor, kimi zaman çalışma masasına çekiliyor, bütün bunların tadını sonuna kadar çıkarıyor. Arat'ı yaratan, onun peşinden koşan benim elbette. Italo Svevo gibi söyleyecek olursam, Arat benim icadım, onu ben uydurdum ve uydurmanın yalan söylemek demek olmadığını biliyorum.- Amida karakteri de çok ilginç. Dilşa adı Amida'yla değişiyor. Başı örtülü olmasına ve Diyarbakır gibi kapalı bir çevrede yaşamasına rağmen hayatın içinde olan, yerine göre gücünü etrafına hissettirebilen ama törelere de sıkı sıkıya bağlanmış bir kadın...- Evliya Çelebi metinlerinde bir zamanlar Diyarbakır'a hükümdarlık etmiş Amida adına rastlayınca, kadın karakterin yazgısı değişti. Kadın hükümdar Amida'yı 'kapalı kadın' imgesiyle günümüzün Diyarbakır'ına taşıdım: Törelere zincirle bağlanmış, çaresiz bir kadın imgesi. Güneydoğu'da yoksulluk, çocuk işçilik, çatışmalar, kadın intiharları, töre cinayetleri var olan kadın sorunlarını daha da katmerleştiriyor.-Yazmayı bir yas tutma seremonisi olarak görüyorsunuz adeta. - 'Kadınlar senin için ölsün' diyen Carmen; 'Korkarım kadınlar sizi çok üzecek' diyen Köstenceli Münevver Reşit; 'Amcalar pislik yapıyor' diyen çocuk işçi Uğur; Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevinde ölüm oruçlarından, tecritten, işkenceden çıkan Rizgarî; dağdaki Muhsin; Muhsin'in anası Halti Hazey; polis baskınında öldüğü sanılan, ancak yaşadığı anlaşılan Ermeni asıllı Simla; 'Bu erkekler niye böyle? Kadınlardan her istediklerini elde etmeye hakları olduğunu mu sanıyorlar?' diye soran Serpil; 'Ak memelerden korkağa pay düşmez,' diyen Amida; 'Yas 48 saat, sevişmek ömür boyu' diyen Arat; insana birbirine karşıt duygular hissettiren Diyarbakır' Romanın andığım bütün karakterleri, yazma eyleminin bir yas tutma biçimi olabileceğini düşündürüyor. Evet, bu romandan sonra yazmak, aynı zamanda bir yas tutma biçimi artık, en azından benim için. nAmida, Eğer Sana Gelemezsem/ Özcan Karabulut/ Can Yayınları/ 324 s.

İnsanoğlunun trajedilerinde yol almak

Hakan Yaman, ikinci romanı Fotoğraftaki Kadın ile aldı Yunus Nadi Roman Ödülünü.

Selcen AKSEL

-Bazı açılardan daha oylumlu bir tür olarak nitelenebilecek olan roman türünü seçişinizin belli nedenleri var mı? Bunu anlatımınızda yan öyküler ve ana karakterle sınırlanmayan ayrıntılarla bütünlenen üslubunuzla ilişkisi var mı?- Romanı her zaman kendime daha yakın buldum. Diğer edebi türleri de zevkle okumama rağmen romanın bende farklı bir yeri var. Özellikle uzun soluklu bir macera olduğu için ve yazarken bana çok sevdiğim bir yan uğraş imkanı tanıdığı, beni uzun ve zevkli araştırmalar yapmak zorunda bıraktığı için, bazen küçük detaylarlarla saatlerce beni uğraştırdığı için roman yazmayı daha keyifli buluyorum.Ancak buradan öykü yazarlığını da önemsemediğim anlaşılmasın. Hatta tam tersi iyi bir öykü yazmanın roman yazmaktan çok daha zor olduğunu düşünmüşümdür hep. - Bir yandan peşinden gidilen tutkulu bir aşk, bir yandan özenle saklanan umudun yitip gitmemesi için gösterilen çaba; böylesine iki öğeli bir tematik bütünlük içinde sizin romanınızı bir aşk romanı olarak yine de değerlendirebilir miyiz ?- Bu değerlendirmeyi benden önce eleştirmenler yapmışlardı. Her ne kadar romanların böyle tek sözcükle kategorize edilmesini çok doğru bulmasam da ben de bu görüşe katılıyorum. Derinlerdeki ağırlık noktasını insanoğlunun iki önemli trajedisi, yalnızlık ve cinselliğin oluşturduğu bir düzlemde ilerleyen bir aşk romanı diyebiliriz. Biraz marazi bir aşkın romanı. Bu anlamda klasik aşk romanlarından ayrılıyor. Ama yine de öyle nitelenebilir.

DOĞAL BİR DURUM

- Romanda ana karakterin hayata ve insanlara, belli bir kültürel ve entelektüel birikimle baktığını anlıyoruz. Ancak orta halli bir yaşam sürüyor, bazen basitleşebiliyor ve tutkusu söz konusu olduğunda uçlarda geziniyor. Bu simgesel olarak bir içsel çarpışma ve uyumsuzluğun yansıması mı?- Bu tespitinizi tüm insanlarda var olan ve kanımca olması da gereken doğal bir durum olarak kabullenmeliyiz. Hepimiz içimizde sosyal çevre için giydirilmiş bir 'ben' ile yalnız kaldığımızda ya da kendimizi rahat hissettiğimiz ortamlarda kaldığımız 'çırılçıplaklık' veya 'yarı çıplaklık' halini bir arada yaşıyoruz. Bu iniş çıkışlar yaşantımızın en temel ve doğal halleri. Romanın ana karakteri Suphi de doğal olarak içinde bu karşıtlığı barındırıyor. Üstelik kendine has ruh hali nedeniyle Suphi'de bu iniş çıkışlar zaman zaman biraz abartılı da olabiliyor.- Buna bağlı olarak; tarihsel döneme ilişkin ipuçlarıyla yüklü olmasa da, romanınızın günümüz dünyasının ve Türkiye'nin neresinde durduğunu sormak istiyorum...- Romanda çok açık bir tarih vermedim ama roman günümüzde geçiyor. Romanın günümüzde geçtiğini Suphi'nin yaşından ve gençliğinden bahsederken 1970'li yıllarla ilgili olarak anlattıklarından veya fotoğrafçılıktan söz ederken kendisinin artık geride kaldığı, her şeyin 'dijital' oluşundan yakındığı bazı bölümlerden anlıyoruz. Aslında bunu çok da önemsemiyorum. Bu romanın elli yıl önce ya da sonra geçmesi içinde anlatılanları fazla bir değişikliğe uğratmazdı diye düşünüyorum. - Yapıtlarınızın bu ikincisiyle, yazı sanatında nasıl bir yolda ilerlemiş oluyorsunuz? Bazı açılardan farklı bir anlatım söz konusuyken...- İlk romanım bittiğinde aklımda iki roman taslağı vardı. Bunlardan biri 'Fotoğraftaki Kadın' diğeri de şu an üzerinde çalıştığım romandı. Fakat 'Fotoğraftaki Kadın' kendiliğinden öne çıkıp, adeta kendini yazdırdı. İlk romanımı altı yılda bitirebilmiştim. Bu romanımın sanki bir şiir gibi gelip sözcüklere ve cümlelere dökülerek kendiliğinden kâğıtları doldurdu. Çok keyif alarak yazdığım bir roman oldu. Bu anlamda ilkinden oldukça farklı bir yazı süreçte yazıldı. Ayrıca yazdığım her yeni romanda farklı şeyler denemek istiyorum. Fotoğraftaki Kadın/ Hakan Yaman/ Doğan Kitap/ 234 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Hikâyelerim özgün ve ilgi çekici'

Gönül Çolak ' Komi ve Kemikler' adlı öykü kitabıylaYunus Nadi Öykü Ödülünü aldı.

Ceren ÇIPLAK

-Yunus Nadi Ödülleri'nde öykü dalında birinciliği paylaştınız. Ödüle ve derecenize ilişkin düşünceleriniz nelerdir?- - Yunus Nadi şu ana kadar başvurduğum ilk ve tek yarışmaydı. Bu kitap aslında çok uzun ve emek verilmiş, zorlu bir yaşantının sonucu içimden düşürdüğüm bir taştı. O taş güçlü bir ivme yaratmış olmalı ki domino taşları gibi diğerleri de devrilmeye başladı. Ödül de bu taşlardan biri ve belki de en büyüğü. Yunus Nadi gibi Türk Edebiyatı için son derece prestijli ve büyük bir ödülü almak gurur verici. - Kitabınızın başarı kazanmasını neye bağlıyorsunuz?- Hiçbir zaman başarıyı hedeflemedim. 'Komi ve Kemikler'i yazma sürecinde ödül ya da yayımlanıp yayımlanmayacağı kaygısı taşımadım hiç. Hatta eleştiri alabileceğini tahmin ettiğim bölümleri, uzamış, sarkmış, dağılmış gibi gözüken yerleri tasarımımdan ödün vermemek adına kısaltmadım. Çünkü toplamda bir etki yaratmak, okuru kitabın içinde sıkıştırmak, kaybetmekti niyetim. Aynı hayatın bize yaptığı gibi' Ben kendi yolumdan gitmeye uğraştım hep. - Eleştirilere ilişkin neler söyleyebilirsiniz? - Eleştirilere gelince; gerek basında çıkan yazılar, gerekse kitap arkasına yazılan kritikler hep olumlu yöndeydi. Şu ana kadar olumsuz bir eleştiri duymadım. Kurgu ve matematiği özgün ve başarılı bulundu mesela. Dil için de aynı şeyler söylendi. Çok değerli ustalardan övgüler alarak çıktı kitap yolculuğuna. Başta İsmail Mert Başat olmak üzere, Ahmet Telli.. ve bana inanan tüm büyüklerime ve dostlarıma cömert kritikleri için teşekkür etmek istiyorum. Bu zaten büyük bir başarıydı benim için.

HAYATI İZLEYEREK YAZDIM >

- Komi ve Kemikler > ilk öykü kitabınız olmasına rağmen kurgusundaki özgünlük dikkat çekiyor. Bu kurgu başarısını nasıl sağladınız? >- Son derece riskli bir şeyi denediğimi biliyordum. Çünkü bu güçlükte bir kurgunun ortası yoktur. Başaramazsanız her şeyi çöpe atmanız gerekir. > En küçük bir tereddütte bile yer vermemeniz gerekir. Aksi halde yazarın kafa karışıklığı ve ne yapmak istediğine ilişkin kararsızlığı olarak algılanır. Öyledir de zaten. Tabii ki çok zorlandım. Çünkü burada rakamlarla ve sembollerle değil sayfalarca yazıyı çevirmek durumundasınız. - 'Komi ve Kemikler'in yazarı kimdir' ve öykü çalışmaları ne zaman başladı?- Bu kitabın yazarı somut ve maddi hayatla bağları kopuk biridir ya da gittikçe bu bağ zayıflamaktadır. Ama yine de birkaç şey söylemek gerekirse; 1971 yılında Antalya'nın Serik ilçesinde doğdum. Çocukluğumun geçtiği yer burası. Ortaöğrenimimi > Antalya'da tamamladıktan sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi İngilizce Bölümü'nden mezun oldum ve sonrasında İstanbul'a geldim. Birkaç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra istifa ettim. Özel sektörde işlerde çalışmanın yanında, oyunculuk ve müzikle ilgilendim. Şahika Tekand'ın atölyesinde çalıştım bir süre. Beklan Algan ve Ayla Algan'la 'Yaratıcı drama' üzerine çalıştım ve kendilerine asistanlık yaptım. Bir uzun metrajlı film senaryosu yazdım, yine gün yüzüne çıkaramadığım. Ara sıra söyleşiler yazdım kitap ekleri için. Yazmaya ne zaman başladığım gibi bir sorunun cevabı yok bende. Çok suskun ve hareketsiz bir çocukluk yaşantım oldu. Bunun şimdilerde ne anlama geldiğini çözebiliyorum. Her şeyi büyük bir dikkatle, tamamen bir yabancı gibi izlediğim için hayata katılamazdım pek. Bence yazı o zamanlar > başladı' Ama bir bütünlük oluşturacak ve edebi bir tarza girebilecek şekilde 1996 yılında yazmaya başladım. Komi ve Kemikler/ Gönül Çolak/ Kırmızı Yayınları/124 s.

'Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir'

Murat Özyaşar, 'Ayna Çarpması' adlı öykü kitabıylaYunus Nadi Öykü Ödülünü aldı.

Mehmet PİŞKİN

'KENDİME TUTTUĞUM BİR DEFTER'

azmaya ne zaman ve nasıl başladınız? - Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir! Edebiyata bulaşmamı sağlayan ortaokuldaki Türkçe öğretmenim değil de bize birkaç haftalığına derse giren stajyer Türkçe öğretmeni oldu. Dersimize sürekli giren öğretmenin adını hatırlamıyorum, stajyer öğretmenimin adını ise adım gibi hatırlıyorum. Adı; Bilal Küçük'tü. Bir iki hafta dersimize girdikten sonra onu bir daha göremedim. Peki ne yapmıştı da beni böylesine etkilemişti? İkinci veya üçüncü derslerin birinde tahtaya Yahya Kemal'in 'Sessiz Gemi' şiirini yazmış ve sonra da o şiiri yorumlamaya başlamıştı. O yorumladıkça ben sanki dersi bir tek bana anlatıyormuş duygusuna kapılmıştım. Onun yorumuna göre şiirde 'gemi' sözcüğü 'tabut' sözcüğü yerine kullanılıyordu. Üstelik şiirin hiçbir yerinde 'tabut' sözcüğü geçmiyordu, işte bu temsili istiare beni fazlasıyla etkilemiş, bir sözcüğün gerektiğinde bir başka sözcük yerine kullanılması, sözcüklerin bir büyüsü olduğu fikrini yaratmıştı bende. - Kitabınız, Pavase'nin, 'Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum' sözü ile başlayıp, The Beatles'ın şarkı sözlerinden, 'Bu sabah aynaya baktım, kimseyi göremedim' sözüyle bitiyor. Kitabın yazılma serüveninden söz eder misiniz?- Evet, sizin de belirttiğiniz gibi, Pavese Yaşama Uğraşı adlı kitabında 'Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.' diyordu. Bu cümlesine karşılık The Beatles de bir şarkı yapmış ve şarkının bir yerinde şöyle diyordu: 'Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.' Ben de bu buluşmaya dahil olmak istedim ve Ayna Çarpması'nı Pavese'nin cümlesiyle açıp The Beatles'ın dizesiyle kapamak ve bu iki cümle arasında olup bitenleri anlatan bir kitap yapmak istedim. Yani öykülerden önce bir kitap yapma fikri vardı kafamda. Benimkisi bir kitap yazmaktan çok bir kitap yapmaktı.

'MUTLU BİR HARF YOKTUR'

- Öykülerinizde genelde karamsar bir hava var, bunun nedeni nedir acaba?- Çünkü mutlu harf yoktur ve herkes kendi 'kara'sını döker sayfaya.-'İtiraf' adlı öykünüzdeki Selim karakterinin cezaevinde siyasal bir tutukluyken uzaktan sevdiği kızı görebilme adına 'itirafçılar koğuşuna' geçip geçmediği finalde muallâkta kalıyor. Selim, âşık olduğu kız için 'itirafçı koğuşuna' geçiyor mu?-Yazdığım bir öyküyü sonradan açıklama gayreti içerisine girmek açıkçası zoruma gidiyor. Bu sebeple Selim'in 'itirafçılar koğuşu'na gidip gitmediğini belirtmek yerine ya da bunu hak'katen merak eden okurlar, Cumhuriyet Kitap'ın 989. sayısında 'Ayna Çarpması'nda Metin İçi Geçişler' adlı bir yazı yayımlandı, bu yazıya bakabilirler. - İlk öykü kitabınız Ayna Çarpması ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne layık görüldünüz, neler hissediyorsunuz? Bu bağlamda ödüller hakkında neler düşünüyorsunuz?- Böylesine köklü ve sicili temiz bir ödülü almış olmaktan mutluluk duydum. Ödüllerin ödül alan eseri öne çıkardığını düşünüyorum. Bunun dışında hiçbir ödül hiç kimseyi yazar yapmaz, sadece kişiyi daha görünür kılar diye düşünüyorum. Ödül alan eser iyidir, almayan kötüdür gibi bir kolaycılığa düşmemek gerekir, Sevim Burak da Sait Faik Ödülü'nü almak istemişti, ama o günkü koşullarda bu mümkün olmadı, bu onun kötü bir yazar olduğunu asla göstermez. Ayna Çarpması/ Murat Özyaşar/ Doğan Kitap/ 98 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

 

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Ok gibi olsam yabana atarlar'

İşsizliği konu alan çalışmasıyla 2009 Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne Ahmet Ümit Akkoca değer görüldü.

Elif BEREKETLİ

izerken nelerden besleniyorsunuz, neler dürtülüyor sizi? - İlgi alanıma ülke ve dünya sorunları giriyor aslında. Eğer düzenli bir yerde çalışsaydım bu konuları işlerdim. Şimdi yarışma karikatürleriyle ilgilendiğim için benden istenilen konularda çiziyorum. Genel bir politikliğim olduğu söylenemez. Çizgilerimde Türk kültüründen besleniyorum. Haksızlığa başkaldırı, adalet duygusu, başkalarına ve çevreye zarar vermeme, ülke ve dünya insanlığı için barış, insana ait değerlerin zaafa uğraması dürtüyor beni.- Politik olmadığınızı söylüyorsunuz. Politik karikatür üzerinde tabu var mı sizce şu an Türkiye'de? Aslında daha da önemlisi, zamanında bazı mizah dergilerinin başına gelenler sizce bugün otosansür nedeni oldu mu?- Eleştirel düşünceler kızgınlığa ve önyargılara dayanmamalı. Çeşitli durumlar ve olaylar karşısında takındığımız tavırlar, sarf ettiğimiz sözler daha sonra kaybolup gidiyor. Ama çizgiler kaybolmuyor. Alıcılar tarafından yapılan değerlendirmelerde her şeyden önce karikatür sanatının özellikleri göz önüne alınmalı. Hiçbir konuda hakareti onaylamayan bir kişi olarak, sanatın da özgür iradeyle yapılabileceğine inanıyorum. Çizer entegre bir kişiliktir. Bu özelliği önemlidir. Yukarıda söylediklerimin haricinde şartlar bu özelliğe gölge düşürmemeli. Bazı tanımlamalarda olduğu gibi, karikatür yıkıcılık değildir aslında. Eğer yıkıcılıksa, o zaten başka bir yapıcılığı getirir. Ağırlıklı olarak, yapıcılıkta odaklanmalı söz konusu bazı tanımlamalar.

'KARİKATÜR SÜREKLİ DEVRİMDİR'

- 'Otokontrol' ile 'otosansür'ü ayıran çizginin özgürce çekilememesi düzenle uzlaşmaya neden olmaz mı peki? Doğuşu muhalefete dayanan böyle bir alanda özellikle...- Evet, doğru, karikatürün var oluş nedeni muhalefet yapmaktır... Ama neye karşı muhalefet? Tabiî ki düzendeki olumsuzluklara, haksızlıklara, yanlış yapılan işlere karşı muhalefet. Düzenle uzlaşmasına gelince, dedemin bir sözü vardı: 'Ok gibi doğru olsam yabana atarlar beni, yay gibi eğri olsam elde tutarlar beni.' Yay gibi eğri olmak herhalde biraz esnek olmak anlamına da geliyor. Ben karikatürde bu yaklaşımı onaylamamakla beraber, özellikle basında çalışan karikatürcüler için kapının önüne konulma gibi bir risk de olabileceğini söylemek zorundayım. - Kapının önüne konma durumu olan karikatürcülerin hayalgücünün egemenlerce kontrol altında tutulması anlamına gelir bu da pekâlâ. Peki, karikatürün hayalgücü ve dolaylı olarak da felsefeyle ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz; 'konjonktürden bağımsız olarak' ve 'bugünlerde ülkemizde'? - Hayalgücü, insanların ortak kullanım alanı olarak üzerinde yaşadıkları tek dünyada, her insanın sadece kendilerine ait çok dünyalılıklarıdır. Felsefe hayalgücünde filizlenir, gelişir. Sanat; insanın iç dünyasıyla iletişim kurmasıdır. Bu iletişim sonucu ortaya konulan üretim, felsefi bir altyapıya dayanır. Sanatçı düşünerek saklı olanları ortaya çıkarır. Her konudaki; sanatta, politikada, bilimde, teknolojideki gelişme yani; insanın refahı mutluluğu için yeni açılımların yapılması, iyinin de daha iyisini bulma arayışları, karikatür, saklı olanı bulup ort

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »