CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLER
7/5/2009 · Kategori: Dergi/Gazete
YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ Diyarbakır'da yasak aşk Özcan Karabulut ilk romanı Amida, Eğer Sana Gelemezsem ile 63. Yunus Nadi Roman Ödülü'nün sahibi oldu. Ayça TEZER -İlk romanınızla Yunus Nadi Ödülü'nü aldınız. Bu konudaki düşünceniz? -Evet, Amida bir ilk roman, ama yazarının otuz yıllık bir yazı serüveninin olduğu unutulmamalı. Şimdi dönüp geriye baktığımda, farklı diziliş taktikleriyle her sözcüğün, her cümlenin önem kazandığı, farklı biçimlerin denenebildiği, anlamın çok zaman yüzeyde değil, tersine derinde olduğu bir yazınsal türden gelmemin yanı sıra, farklı roman okumalarımın da Amida'ya katkısının olduğunu görüyorum. ÇOCUK İŞÇİLER- Romanınızda 'çocuk işçiler' sorununa değiniyorsunuz. Bu konuya olan ilginiz nereden geliyor? - Çocuk işçilik konusu yaklaşık on altı yıldır ilgi alanımda. İşçi sendikalarında çalışıyorum ve başka sendikal çalışmaların yanı sıra çocuk işçiliğine karşı projeler geliştiriyorum. Bu alanda ILO, UNICEF gibi uluslararası kuruluşlarla, kamu kurumlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışıyoruz. Çocuk işçiliğiyle ilgili makalelerim ve kitaplarım var. Çocuk işçilik temel sorunlarla ilişkili olarak Diyarbakır'da,Türkiye'de ve dünyada önemli bir sorun. Çocuk işçiliğiyle mücadele etmek, romanın ana karakterlerinden Arat'ı diri tutuyor, onun temel sorunlarla yakından ilgilenmesini sağlıyor. Örneğin, insanların çok kimlikli olduğunu görüyor Arat, yaşam hakkı için, bir arada yaşamak için sınıfsal kimliğin önemini vurguluyor. Arat'ın, çocuk işçiliğiyle mücadele etmenin işçi hak ve özgürlüklerini koruma ve geliştirme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu söylemesi, sendikalara ve sendikacılara eleştirel bakması da bu yüzden. Çocuklara 'vefa borcu'muz olduğunu düşündüğüm için, romanın katmanlarından birini de çocuk işçiler oluşturdu, diyebilirim.- Romandaki Arat karakteri gerçekten çok ilginç bir karakter. Arat bazen anlatıcının bile üstüne çıkabiliyor. Anlatıcı mı onu yönlendiriyor, o mu anlatıcıyı çoğu zaman karışıyor. -Arat, üst anlatıcının kurguladığı bir karakter, yaşadıklarını kurgulayan bir anlatıcı aynı zamanda. Arat'la romancı arasında yer yer otobiyografik ilişkiler var. Bir ana karakter olarak Arat, kendi öyküsünü yazması için üst anlatıcıyı zorluyor. Kim zaman üst anlatıcı kendini Arat'ın yerine koyuyor, kimi zaman çalışma masasına çekiliyor, bütün bunların tadını sonuna kadar çıkarıyor. Arat'ı yaratan, onun peşinden koşan benim elbette. Italo Svevo gibi söyleyecek olursam, Arat benim icadım, onu ben uydurdum ve uydurmanın yalan söylemek demek olmadığını biliyorum.- Amida karakteri de çok ilginç. Dilşa adı Amida'yla değişiyor. Başı örtülü olmasına ve Diyarbakır gibi kapalı bir çevrede yaşamasına rağmen hayatın içinde olan, yerine göre gücünü etrafına hissettirebilen ama törelere de sıkı sıkıya bağlanmış bir kadın...- Evliya Çelebi metinlerinde bir zamanlar Diyarbakır'a hükümdarlık etmiş Amida adına rastlayınca, kadın karakterin yazgısı değişti. Kadın hükümdar Amida'yı 'kapalı kadın' imgesiyle günümüzün Diyarbakır'ına taşıdım: Törelere zincirle bağlanmış, çaresiz bir kadın imgesi. Güneydoğu'da yoksulluk, çocuk işçilik, çatışmalar, kadın intiharları, töre cinayetleri var olan kadın sorunlarını daha da katmerleştiriyor.-Yazmayı bir yas tutma seremonisi olarak görüyorsunuz adeta. - 'Kadınlar senin için ölsün' diyen Carmen; 'Korkarım kadınlar sizi çok üzecek' diyen Köstenceli Münevver Reşit; 'Amcalar pislik yapıyor' diyen çocuk işçi Uğur; Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevinde ölüm oruçlarından, tecritten, işkenceden çıkan Rizgarî; dağdaki Muhsin; Muhsin'in anası Halti Hazey; polis baskınında öldüğü sanılan, ancak yaşadığı anlaşılan Ermeni asıllı Simla; 'Bu erkekler niye böyle? Kadınlardan her istediklerini elde etmeye hakları olduğunu mu sanıyorlar?' diye soran Serpil; 'Ak memelerden korkağa pay düşmez,' diyen Amida; 'Yas 48 saat, sevişmek ömür boyu' diyen Arat; insana birbirine karşıt duygular hissettiren Diyarbakır' Romanın andığım bütün karakterleri, yazma eyleminin bir yas tutma biçimi olabileceğini düşündürüyor. Evet, bu romandan sonra yazmak, aynı zamanda bir yas tutma biçimi artık, en azından benim için. nAmida, Eğer Sana Gelemezsem/ Özcan Karabulut/ Can Yayınları/ 324 s. İnsanoğlunun trajedilerinde yol almak Hakan Yaman, ikinci romanı Fotoğraftaki Kadın ile aldı Yunus Nadi Roman Ödülünü. Selcen AKSEL -Bazı açılardan daha oylumlu bir tür olarak nitelenebilecek olan roman türünü seçişinizin belli nedenleri var mı? Bunu anlatımınızda yan öyküler ve ana karakterle sınırlanmayan ayrıntılarla bütünlenen üslubunuzla ilişkisi var mı?- Romanı her zaman kendime daha yakın buldum. Diğer edebi türleri de zevkle okumama rağmen romanın bende farklı bir yeri var. Özellikle uzun soluklu bir macera olduğu için ve yazarken bana çok sevdiğim bir yan uğraş imkanı tanıdığı, beni uzun ve zevkli araştırmalar yapmak zorunda bıraktığı için, bazen küçük detaylarlarla saatlerce beni uğraştırdığı için roman yazmayı daha keyifli buluyorum.Ancak buradan öykü yazarlığını da önemsemediğim anlaşılmasın. Hatta tam tersi iyi bir öykü yazmanın roman yazmaktan çok daha zor olduğunu düşünmüşümdür hep. - Bir yandan peşinden gidilen tutkulu bir aşk, bir yandan özenle saklanan umudun yitip gitmemesi için gösterilen çaba; böylesine iki öğeli bir tematik bütünlük içinde sizin romanınızı bir aşk romanı olarak yine de değerlendirebilir miyiz ?- Bu değerlendirmeyi benden önce eleştirmenler yapmışlardı. Her ne kadar romanların böyle tek sözcükle kategorize edilmesini çok doğru bulmasam da ben de bu görüşe katılıyorum. Derinlerdeki ağırlık noktasını insanoğlunun iki önemli trajedisi, yalnızlık ve cinselliğin oluşturduğu bir düzlemde ilerleyen bir aşk romanı diyebiliriz. Biraz marazi bir aşkın romanı. Bu anlamda klasik aşk romanlarından ayrılıyor. Ama yine de öyle nitelenebilir. DOĞAL BİR DURUM - Romanda ana karakterin hayata ve insanlara, belli bir kültürel ve entelektüel birikimle baktığını anlıyoruz. Ancak orta halli bir yaşam sürüyor, bazen basitleşebiliyor ve tutkusu söz konusu olduğunda uçlarda geziniyor. Bu simgesel olarak bir içsel çarpışma ve uyumsuzluğun yansıması mı?- Bu tespitinizi tüm insanlarda var olan ve kanımca olması da gereken doğal bir durum olarak kabullenmeliyiz. Hepimiz içimizde sosyal çevre için giydirilmiş bir 'ben' ile yalnız kaldığımızda ya da kendimizi rahat hissettiğimiz ortamlarda kaldığımız 'çırılçıplaklık' veya 'yarı çıplaklık' halini bir arada yaşıyoruz. Bu iniş çıkışlar yaşantımızın en temel ve doğal halleri. Romanın ana karakteri Suphi de doğal olarak içinde bu karşıtlığı barındırıyor. Üstelik kendine has ruh hali nedeniyle Suphi'de bu iniş çıkışlar zaman zaman biraz abartılı da olabiliyor.- Buna bağlı olarak; tarihsel döneme ilişkin ipuçlarıyla yüklü olmasa da, romanınızın günümüz dünyasının ve Türkiye'nin neresinde durduğunu sormak istiyorum...- Romanda çok açık bir tarih vermedim ama roman günümüzde geçiyor. Romanın günümüzde geçtiğini Suphi'nin yaşından ve gençliğinden bahsederken 1970'li yıllarla ilgili olarak anlattıklarından veya fotoğrafçılıktan söz ederken kendisinin artık geride kaldığı, her şeyin 'dijital' oluşundan yakındığı bazı bölümlerden anlıyoruz. Aslında bunu çok da önemsemiyorum. Bu romanın elli yıl önce ya da sonra geçmesi içinde anlatılanları fazla bir değişikliğe uğratmazdı diye düşünüyorum. - Yapıtlarınızın bu ikincisiyle, yazı sanatında nasıl bir yolda ilerlemiş oluyorsunuz? Bazı açılardan farklı bir anlatım söz konusuyken...- İlk romanım bittiğinde aklımda iki roman taslağı vardı. Bunlardan biri 'Fotoğraftaki Kadın' diğeri de şu an üzerinde çalıştığım romandı. Fakat 'Fotoğraftaki Kadın' kendiliğinden öne çıkıp, adeta kendini yazdırdı. İlk romanımı altı yılda bitirebilmiştim. Bu romanımın sanki bir şiir gibi gelip sözcüklere ve cümlelere dökülerek kendiliğinden kâğıtları doldurdu. Çok keyif alarak yazdığım bir roman oldu. Bu anlamda ilkinden oldukça farklı bir yazı süreçte yazıldı. Ayrıca yazdığım her yeni romanda farklı şeyler denemek istiyorum. Fotoğraftaki Kadın/ Hakan Yaman/ Doğan Kitap/ 234 s. Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009 YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ 'Hikâyelerim özgün ve ilgi çekici' Gönül Çolak ' Komi ve Kemikler' adlı öykü kitabıylaYunus Nadi Öykü Ödülünü aldı. Ceren ÇIPLAK -Yunus Nadi Ödülleri'nde öykü dalında birinciliği paylaştınız. Ödüle ve derecenize ilişkin düşünceleriniz nelerdir?- - Yunus Nadi şu ana kadar başvurduğum ilk ve tek yarışmaydı. Bu kitap aslında çok uzun ve emek verilmiş, zorlu bir yaşantının sonucu içimden düşürdüğüm bir taştı. O taş güçlü bir ivme yaratmış olmalı ki domino taşları gibi diğerleri de devrilmeye başladı. Ödül de bu taşlardan biri ve belki de en büyüğü. Yunus Nadi gibi Türk Edebiyatı için son derece prestijli ve büyük bir ödülü almak gurur verici. - Kitabınızın başarı kazanmasını neye bağlıyorsunuz?- Hiçbir zaman başarıyı hedeflemedim. 'Komi ve Kemikler'i yazma sürecinde ödül ya da yayımlanıp yayımlanmayacağı kaygısı taşımadım hiç. Hatta eleştiri alabileceğini tahmin ettiğim bölümleri, uzamış, sarkmış, dağılmış gibi gözüken yerleri tasarımımdan ödün vermemek adına kısaltmadım. Çünkü toplamda bir etki yaratmak, okuru kitabın içinde sıkıştırmak, kaybetmekti niyetim. Aynı hayatın bize yaptığı gibi' Ben kendi yolumdan gitmeye uğraştım hep. - Eleştirilere ilişkin neler söyleyebilirsiniz? - Eleştirilere gelince; gerek basında çıkan yazılar, gerekse kitap arkasına yazılan kritikler hep olumlu yöndeydi. Şu ana kadar olumsuz bir eleştiri duymadım. Kurgu ve matematiği özgün ve başarılı bulundu mesela. Dil için de aynı şeyler söylendi. Çok değerli ustalardan övgüler alarak çıktı kitap yolculuğuna. Başta İsmail Mert Başat olmak üzere, Ahmet Telli.. ve bana inanan tüm büyüklerime ve dostlarıma cömert kritikleri için teşekkür etmek istiyorum. Bu zaten büyük bir başarıydı benim için. HAYATI İZLEYEREK YAZDIM > - Komi ve Kemikler > ilk öykü kitabınız olmasına rağmen kurgusundaki özgünlük dikkat çekiyor. Bu kurgu başarısını nasıl sağladınız? >- Son derece riskli bir şeyi denediğimi biliyordum. Çünkü bu güçlükte bir kurgunun ortası yoktur. Başaramazsanız her şeyi çöpe atmanız gerekir. > En küçük bir tereddütte bile yer vermemeniz gerekir. Aksi halde yazarın kafa karışıklığı ve ne yapmak istediğine ilişkin kararsızlığı olarak algılanır. Öyledir de zaten. Tabii ki çok zorlandım. Çünkü burada rakamlarla ve sembollerle değil sayfalarca yazıyı çevirmek durumundasınız. - 'Komi ve Kemikler'in yazarı kimdir' ve öykü çalışmaları ne zaman başladı?- Bu kitabın yazarı somut ve maddi hayatla bağları kopuk biridir ya da gittikçe bu bağ zayıflamaktadır. Ama yine de birkaç şey söylemek gerekirse; 1971 yılında Antalya'nın Serik ilçesinde doğdum. Çocukluğumun geçtiği yer burası. Ortaöğrenimimi > Antalya'da tamamladıktan sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi İngilizce Bölümü'nden mezun oldum ve sonrasında İstanbul'a geldim. Birkaç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra istifa ettim. Özel sektörde işlerde çalışmanın yanında, oyunculuk ve müzikle ilgilendim. Şahika Tekand'ın atölyesinde çalıştım bir süre. Beklan Algan ve Ayla Algan'la 'Yaratıcı drama' üzerine çalıştım ve kendilerine asistanlık yaptım. Bir uzun metrajlı film senaryosu yazdım, yine gün yüzüne çıkaramadığım. Ara sıra söyleşiler yazdım kitap ekleri için. Yazmaya ne zaman başladığım gibi bir sorunun cevabı yok bende. Çok suskun ve hareketsiz bir çocukluk yaşantım oldu. Bunun şimdilerde ne anlama geldiğini çözebiliyorum. Her şeyi büyük bir dikkatle, tamamen bir yabancı gibi izlediğim için hayata katılamazdım pek. Bence yazı o zamanlar > başladı' Ama bir bütünlük oluşturacak ve edebi bir tarza girebilecek şekilde 1996 yılında yazmaya başladım. Komi ve Kemikler/ Gönül Çolak/ Kırmızı Yayınları/124 s. 'Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir' Murat Özyaşar, 'Ayna Çarpması' adlı öykü kitabıylaYunus Nadi Öykü Ödülünü aldı. Mehmet PİŞKİN 'KENDİME TUTTUĞUM BİR DEFTER' azmaya ne zaman ve nasıl başladınız? - Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir! Edebiyata bulaşmamı sağlayan ortaokuldaki Türkçe öğretmenim değil de bize birkaç haftalığına derse giren stajyer Türkçe öğretmeni oldu. Dersimize sürekli giren öğretmenin adını hatırlamıyorum, stajyer öğretmenimin adını ise adım gibi hatırlıyorum. Adı; Bilal Küçük'tü. Bir iki hafta dersimize girdikten sonra onu bir daha göremedim. Peki ne yapmıştı da beni böylesine etkilemişti? İkinci veya üçüncü derslerin birinde tahtaya Yahya Kemal'in 'Sessiz Gemi' şiirini yazmış ve sonra da o şiiri yorumlamaya başlamıştı. O yorumladıkça ben sanki dersi bir tek bana anlatıyormuş duygusuna kapılmıştım. Onun yorumuna göre şiirde 'gemi' sözcüğü 'tabut' sözcüğü yerine kullanılıyordu. Üstelik şiirin hiçbir yerinde 'tabut' sözcüğü geçmiyordu, işte bu temsili istiare beni fazlasıyla etkilemiş, bir sözcüğün gerektiğinde bir başka sözcük yerine kullanılması, sözcüklerin bir büyüsü olduğu fikrini yaratmıştı bende. - Kitabınız, Pavase'nin, 'Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum' sözü ile başlayıp, The Beatles'ın şarkı sözlerinden, 'Bu sabah aynaya baktım, kimseyi göremedim' sözüyle bitiyor. Kitabın yazılma serüveninden söz eder misiniz?- Evet, sizin de belirttiğiniz gibi, Pavese Yaşama Uğraşı adlı kitabında 'Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.' diyordu. Bu cümlesine karşılık The Beatles de bir şarkı yapmış ve şarkının bir yerinde şöyle diyordu: 'Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.' Ben de bu buluşmaya dahil olmak istedim ve Ayna Çarpması'nı Pavese'nin cümlesiyle açıp The Beatles'ın dizesiyle kapamak ve bu iki cümle arasında olup bitenleri anlatan bir kitap yapmak istedim. Yani öykülerden önce bir kitap yapma fikri vardı kafamda. Benimkisi bir kitap yazmaktan çok bir kitap yapmaktı. 'MUTLU BİR HARF YOKTUR' - Öykülerinizde genelde karamsar bir hava var, bunun nedeni nedir acaba?- Çünkü mutlu harf yoktur ve herkes kendi 'kara'sını döker sayfaya.-'İtiraf' adlı öykünüzdeki Selim karakterinin cezaevinde siyasal bir tutukluyken uzaktan sevdiği kızı görebilme adına 'itirafçılar koğuşuna' geçip geçmediği finalde muallâkta kalıyor. Selim, âşık olduğu kız için 'itirafçı koğuşuna' geçiyor mu?-Yazdığım bir öyküyü sonradan açıklama gayreti içerisine girmek açıkçası zoruma gidiyor. Bu sebeple Selim'in 'itirafçılar koğuşu'na gidip gitmediğini belirtmek yerine ya da bunu hak'katen merak eden okurlar, Cumhuriyet Kitap'ın 989. sayısında 'Ayna Çarpması'nda Metin İçi Geçişler' adlı bir yazı yayımlandı, bu yazıya bakabilirler. - İlk öykü kitabınız Ayna Çarpması ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne layık görüldünüz, neler hissediyorsunuz? Bu bağlamda ödüller hakkında neler düşünüyorsunuz?- Böylesine köklü ve sicili temiz bir ödülü almış olmaktan mutluluk duydum. Ödüllerin ödül alan eseri öne çıkardığını düşünüyorum. Bunun dışında hiçbir ödül hiç kimseyi yazar yapmaz, sadece kişiyi daha görünür kılar diye düşünüyorum. Ödül alan eser iyidir, almayan kötüdür gibi bir kolaycılığa düşmemek gerekir, Sevim Burak da Sait Faik Ödülü'nü almak istemişti, ama o günkü koşullarda bu mümkün olmadı, bu onun kötü bir yazar olduğunu asla göstermez. Ayna Çarpması/ Murat Özyaşar/ Doğan Kitap/ 98 s. Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009 'Ok gibi olsam yabana atarlar' İşsizliği konu alan çalışmasıyla 2009 Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne Ahmet Ümit Akkoca değer görüldü. Elif BEREKETLİ izerken nelerden besleniyorsunuz, neler dürtülüyor sizi? - İlgi alanıma ülke ve dünya sorunları giriyor aslında. Eğer düzenli bir yerde çalışsaydım bu konuları işlerdim. Şimdi yarışma karikatürleriyle ilgilendiğim için benden istenilen konularda çiziyorum. Genel bir politikliğim olduğu söylenemez. Çizgilerimde Türk kültüründen besleniyorum. Haksızlığa başkaldırı, adalet duygusu, başkalarına ve çevreye zarar vermeme, ülke ve dünya insanlığı için barış, insana ait değerlerin zaafa uğraması dürtüyor beni.- Politik olmadığınızı söylüyorsunuz. Politik karikatür üzerinde tabu var mı sizce şu an Türkiye'de? Aslında daha da önemlisi, zamanında bazı mizah dergilerinin başına gelenler sizce bugün otosansür nedeni oldu mu?- Eleştirel düşünceler kızgınlığa ve önyargılara dayanmamalı. Çeşitli durumlar ve olaylar karşısında takındığımız tavırlar, sarf ettiğimiz sözler daha sonra kaybolup gidiyor. Ama çizgiler kaybolmuyor. Alıcılar tarafından yapılan değerlendirmelerde her şeyden önce karikatür sanatının özellikleri göz önüne alınmalı. Hiçbir konuda hakareti onaylamayan bir kişi olarak, sanatın da özgür iradeyle yapılabileceğine inanıyorum. Çizer entegre bir kişiliktir. Bu özelliği önemlidir. Yukarıda söylediklerimin haricinde şartlar bu özelliğe gölge düşürmemeli. Bazı tanımlamalarda olduğu gibi, karikatür yıkıcılık değildir aslında. Eğer yıkıcılıksa, o zaten başka bir yapıcılığı getirir. Ağırlıklı olarak, yapıcılıkta odaklanmalı söz konusu bazı tanımlamalar. 'KARİKATÜR SÜREKLİ DEVRİMDİR' - 'Otokontrol' ile 'otosansür'ü ayıran çizginin özgürce çekilememesi düzenle uzlaşmaya neden olmaz mı peki? Doğuşu muhalefete dayanan böyle bir alanda özellikle...- Evet, doğru, karikatürün var oluş nedeni muhalefet yapmaktır... Ama neye karşı muhalefet? Tabiî ki düzendeki olumsuzluklara, haksızlıklara, yanlış yapılan işlere karşı muhalefet. Düzenle uzlaşmasına gelince, dedemin bir sözü vardı: 'Ok gibi doğru olsam yabana atarlar beni, yay gibi eğri olsam elde tutarlar beni.' Yay gibi eğri olmak herhalde biraz esnek olmak anlamına da geliyor. Ben karikatürde bu yaklaşımı onaylamamakla beraber, özellikle basında çalışan karikatürcüler için kapının önüne konulma gibi bir risk de olabileceğini söylemek zorundayım. - Kapının önüne konma durumu olan karikatürcülerin hayalgücünün egemenlerce kontrol altında tutulması anlamına gelir bu da pekâlâ. Peki, karikatürün hayalgücü ve dolaylı olarak da felsefeyle ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz; 'konjonktürden bağımsız olarak' ve 'bugünlerde ülkemizde'? - Hayalgücü, insanların ortak kullanım alanı olarak üzerinde yaşadıkları tek dünyada, her insanın sadece kendilerine ait çok dünyalılıklarıdır. Felsefe hayalgücünde filizlenir, gelişir. Sanat; insanın iç dünyasıyla iletişim kurmasıdır. Bu iletişim sonucu ortaya konulan üretim, felsefi bir altyapıya dayanır. Sanatçı düşünerek saklı olanları ortaya çıkarır. Her konudaki; sanatta, politikada, bilimde, teknolojideki gelişme yani; insanın refahı mutluluğu için yeni açılımların yapılması, iyinin de daha iyisini bulma arayışları, karikatür, saklı olanı bulup ortaya çıkarmaktan geçer. Bu sürekli devrimdir. - Karikatür, her şeyden önce küresel bir boyuta sahip ve söylediğiniz gibi 'insanlığa ait değerlerin egemen olmasına katkıda bulunuyor'. Bunu bir 'tanım' olarak alalım. Peki, işin aslı, ülkemizde üretilen karikatür ve de mizahın evrensel boyutu nedir? Çağın küreselleşme hızına paralel bir gidiş gösteriyor mu? - Ülkemizde mizah yeterince küreselleşiyor, evet. Aslında bu son derece iyi bir gelişme. Bu durum evrensel bir yaklaşımı da getiriyor aynı zamanda. Açlık, küresel ısınma, silahlanma yarışı, ekonomik kriz gibi dünyayı tehdit eden durumlarla ilgilenmek, her düşünen ve sorumluluk hisseden insanın görevidir aynı zamanda. 'Ülkede yaşanan her şey mizah malzemesi' 'Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne değer görülen karikatürist Ali Şur, yaşamını karikatür sanatına adamış. Selda GÜNEYSU ize ödül getiren karikatürünüz hakkında bilgi verir misiniz ?- Ödül aldığım karikatür, yerel seçimler dönemini konu ediniyor. Yani güncel bir olayı yansıttım çizgilerime. Siz de çok iyi biliyorsunuz, yerel seçimler öncesinde, Tunceli'deki seçmenlere buzdolabı, çamaşır makinesi, çek-yat gibi eşyalar dağıtıyorlardı. Bütün basın bu yardımlardan söz ediyordu. Bir gün, bir televizyon kanalında, muhabirin, yardım alan köylülerle yaptığı söyleşiyi izliyordum. Muhabir sırtında buzdolabı taşıyan bir köylüye, 'Köyde elektriklerin olmadığı söyleniyor. Bu buzdolabını nasıl kullanacaksınız' diye sordu. Köylünün verdiği yanıt çok anlamlıydı: 'Evet, bu buzdolabını evime götüreyim de elektrikler yok. Bu seçimde buzdolabı, çamaşır makinesindeki oylar kime gidecek?' Yani karikatüre konu olan espri aslında bana değil, köylüye ait. Durumun vehametini çok güzel özetliyordu bu sözler. Söz çok hoşuma gitti ve hemen not aldım. O gün de bu karikatürü çizmeye başladım. Yurttaşlar da oylarını kutular yerine bu buzdolaplarına, çamaşır makinelerine atıyorlar. '12 EYLÜL DÖNEMİNDEN BETER DURUMDAYIZ' Yaşamımı karikatür sanatından kazanıyorum diyorsunuz. Ancak günümüzde karikatür sanatına gereken önemin verilmediğine, hatta bazı karikatüristlere iktidar tarafından çok sayıda dava açıldığına tanık oluyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz?- Maalesef çok doğru. Bizim içinde bulunduğumuz durum, 12 Eylül döneminden bile beter. Demokrat Parti (DP) iktidarı öncesinde ülkede karikatüristler altın çağını yaşıyordu. Hemen hemen her gazetede çok sayıda karikatür sanatçısı görev yapıyordu. Çok iyi para kazanıyorlardı o dönem karikatüristler. Sonra DP iktidara geldi. İktidar karikatüristlere baskı uygulamaya başladı. Biliyorsunuz ardından da 12 Eylül süreci yaşandı ülkede. 12 Eylül dönemi de karikatür sanatı için sancılı bir süreçti. Dönemin en önemli karikatür dergilerinden biri olan Gırgır kapanmak zorunda kaldı. Bazı karikatürcüler hapis yattı, vuruldu. Ancak tüm bu yaşananlara karşın karikatür sanatı o günlerde bile bugünlerde olduğundan çok daha önemliydi. İnsanlar bir şekilde işlerini yapabiliyorlardı. Karşı koyuyorlardı, mücadele ediyorlardı. Ancak bugün durum böyle değil. Bugün iktidar karikatür sanatından çok hoşlanmıyor. Çünkü karikatür sanatı yapı itibarıyla muhalif. - Bugüne değin 76 ödül kazandım dediniz karikatür sanatından. Bu ödüllerin sizin sanatınıza ne tür etkileri oldu?- İnsan ürettiklerinin karşılığını alınca mutlu oluyor tabii. Ödüller teşvik ediyor, sorumluluk yüklüyor. Hep daha iyiyi hedefliyorsunuz. Düşünceleri daha güzel ifade edebilmenin yollarını arıyorsunuz. Ödüllerin sahiplerine verilmesi sırasında diğer karikatür sanatçılarıyla tanışıyorsunuz, onların yaptığı çalışmalar hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Değişik ülkeleri görüyorsunuz. Bu ülkelerin kültürlerini tanıyorsunuz. - Bugün ülkedeki birkaç mizah dergisinin dışında ülkede yaşanan sorunları eleştirel bir dille topluma sunacak bir karikatür sanatının varlığından söz etmek ne yazık ki pek mümkün değil. Karikatüristler de eleştiriye uzak duruyor gibi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?- Evet. Bugün hatırı sayılır karikatüristlerin dışında, ne yazık ki eleştirel tavrını sürdüremeyen karikatüristlerin sayısı azımsanmayacak ölçüde çok. Çünkü toplumsal çürüme, karikatüristlere de yansıdı. Bir karikatürist her şeyden önce toplumsal olayları iyi değerlendirmeli ve bu olayları en iyi şekilde karikatürlerine konu edinmeli. Toplumun o olaylarda göremediklerini bir çizgiyle en iyi şekilde ifade edebilmeli. Üstelik bizim ülkemizde bir günde yaşanan pek çok olay karikatüre konu olabilir. Her şey mizah malzemesi öyle düşünüyorum. Başbakan'ın sözlerinden tutun da kazalara, yurttaşlara değin. Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009 YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ 'Şiir muhalif bir sanattır' 'Çıplak Su' adlı dosyasıyla Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazanan Hüseyin Atabaş ile şiirlerini konuştuk. Selda GÜNEYSU -Bize biraz kendinizi anlatır mısınız? Ne zamandan beri şiir yazıyorsunuz?- 10 Temmuz 1942 tarihinde, Trabzon'un Vakfıkebir ilçesinde doğdum. Annemin söyleyişiyle; çocuk denecek yaşta askere gitmeyeyim diye, İkinci Dünya Savaşı bitmeye yüz tuttuktan sonra, yani 8 Eylül 1945'te doğmuşum gibi nüfus kaydına geçirilmişim. 11 yaşımda doğum yerim olan Yalı beldesinde ikinci sınıftan ilkokula başladım. Sonra Elazığ, Kütahya, Trabzon ve Ankara'da okuyarak liseyi bitirdim ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne devam ettim. Sonra Ordu Yardımlaşma Kurumu'nda, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ), Ankara Anakent Belediyesi'nde ve Ankara Üniversitesi'nde olmak üzere 35 yıllık bir çalışma yaşamı ve emeklilik... İlk şiirim, 19 yaşındayken, yani 1 Mayıs 1961 tarihinde yayımlandı. O günden bugüne sürüp geliyor işte. Sekiz şiir kitabım yayımlandı, dokuzuncusu ve onuncusu hazır. 'YUNUS NADİ TAM BİR YURTSEVERDİ' - Daha önce de ödüller aldınız; bu nedenle sormak istiyorum, ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz?- Evet, ödüller aldım; ama ben ödül peşinde koşmam, buna karşın ödüllerin önemini ve işlevini de yadsımam. Ödül, alana ya da verene ne kazandırır? Bir ödüle niçin katılınır? Ülkemizde yılda yaklaşık otuz kadar şiir ödülü veriliyor. Ben onlardan üçüne, dördüne katılmışımdır, bunlar: 'Türk Dil Kurumu Ödülü', 'Yunus Nadi Ödülü' ve 'Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'ydü. Ödül, onu alan kişiye bir sorumluluk yükler. Ödülü veren kurumun ya da ödülün adına verildiği kişinin, adına ödül konulmasını hak etmiş olması gerekir. Bir başka neden de, ödül seçici kurulunu oluşturanların saygınlığı olması gerektiğidir. Eh biraz da verilen ödülün maddi değeri bir yaraya merhem olacak gibiyse hiç fena olmaz. Eğer tüm bunlar ve belki daha da fazlası varsa, o ödül bir saygınlık kazanmış olur ve herkes değilse de, saydığım nedenlerle ödülü almak isteyenlerin de niteliği, saygınlığı olur. 'Yunus Nadi Ödülleri'nin saygınlığı da, ödülün adına verildiği kişinin saygınlığından geliyor. O insanın saygınlığının nereden geldiğini bugünkü gençlere anlatmak gerekir ki, bu durum ödülü anlamlı kılan öğelerden biridir. Ben burada çok kısaca iki üç şey söyleyeyim: Yunus Nadi yurtseverdi, antiemperyalistti, ülkesinin bağımsızlığından yanaydı ve bunları gerçekleştirmek için savaşım vermiş bir insandı. Bundan büyük saygınlık mı olur? 'ŞİİRE VERİLEN EMEK BİR ÖMÜRDÜR' - Pek çok genç şiire meraklı. Ancak bu gençlere edebiyat alanında kapıların açılmadığı söyleniyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?- Gençlerin de edebiyat kapısını açmak için nelere gerek olduğunu sezinlemesi, öğrenmesi ve o doğrultuda donanım edinmesi gerekir. Yoksa kimsenin kimseyi edebiyat dünyasına, şiir ortamına sokmamak gibi bir hakkı, bir yetkisi, hatta gücü yoktur. Ama gençlerin o kapıyı açmaları için bir emek vermek gerektiğini bilmeleri ve o emeği vermeleri gerekir, o da bütün bir ömürdür.- Bize, bu yıl 'Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer görülen eserleriniz hakkında bilgi verir misiniz? Ne tür şiirler yer alıyor oluşturduğunuz dosyada? Bu dosyada yer alan şiirlerinizden en çok hangisini seviyorsunuz?- Çıplak Su adını verdiğim bu dosyada, insanlık hallerini bütün çıplaklığı ile ama şiir dili ile sarmalayarak vermeye çalıştığım şiirler var. Doğal olarak bunlar çok özel bir çalışmanın sonunda ortaya çıkan ürünler değil, benim şiirimin geldiği yerin ortaya konulması gibi bir şey. Yalnızca biçimsel olarak kendime göre kimi yenilikler denedim yine de.. Dosya; 'Beklemeler', 'Uğultu' ve 'Adamlar Adamlar' bölümlerinden oluşuyor. İlk bölümde aşk ilişkilerinin ve durumlarının ağır bastığı şiirler, ikinci bölümde dünyanın bir uğultudan ibaret olduğunu söylemeye çalışan şiirler, üçüncü bölümde de örneğin Cemal Süreya gibi, Bob Dylan gibi, İlhan Berk gibi, Hasan Ali Toptaş gibi şair-yazar büyüklerime ve dostlarıma göndermeler yaptığım şiirler var. Rusya ve Kurtuluş Savaşı Rasim Dirsehan Örs, Sosyal Bilimler Araştırması dalında 'Rus Basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri' adlı dosyası ile Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı. Özge KESKİN Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırması ödülü, 1963 İçel doğumlu olan Rasim Dirsehan Örs'ün Yunus Nadi Ödülleri'nden aldığı ilk ödülü değil. Örs, 1986 yılında üniversite son sınıftayken Yunus Nadi Ödülleri Mizah Öyküsü Yarışması'nda 'Çok Kötü Etmişsin Memet' adlı öyküsü ile de ödül almış. Şu anda Rusya'da yaşayan Örs, Üniversite yıllarında Gıgır dergisinde de birçok öyküsü yayımlanan ve edebiyatın, yazmanın, araştırmanın çocukluğundan beri hayatında çok önemli bir yer kapladığını belirten Örs, bu konuda babası Naci Örs'e çok şey borçlu olduğunu belirtiyor: 'Anadolu'nun aydınları yalnız olurlar; hele ki eskiden. Çünkü o zamanlar şimdiki gibi iletişim araçları ve çağımızın imkânları yoktu. Halk da şu zamana kıyasla daha cahildi. Yani danışacak, öğrenecek bir iki kişi bulabilirsiniz, o da şanslıysanız. Bilgiden yoksun kalırsınız. İşte o zaman kitaplara sığınırsınız. Onlar size yarenlik ederler. Benim yaşadığım yerde de elektrik yoktu, su yoktu ama halk kütüphanesi vardı. Zamanımın çoğunu bu kütüphanede okuyarak ve araştırarak geçirirdim. Bana bu ödülü kazandıran araştırma özelliğimi de işte bu kütüphaneye ve beni okumaya, araştırmaya teşvik eden babama borçluyum.'1986 yılında kazandığı ödül sonrasında Rıfat Ilgaz ve Nadir Nadi'nin kendisi ile özel olarak ilgilendiğini ve çok destek olduklarını söyleyen Örs, gelecek kaygısı nedeniyle profesyonel anlamda yazmaya devam edemediğini fakat amatörce yazılarına hiç ara vermediğini söylüyor. BU TARİH BİZİM TARİHİMİZ Ona bu yıl Yunus Nadi Ödülleri'nde 'Sosyal Bilimler Araştırması' dalında ödül kazandıran bu dosya çalışmasının nasıl ortaya çıktığını sorduğumuz Rasim Dirsehan Örs 'Aslında tesadüf diyebiliriz' diyerek başlıyor söze ve şöyle devam ediyor: '2004 yılında Rusya'da televizyon izliyordum. Kültür Kanalı'nda bir spiker bir şeyler anlatıyordu. Rusçam da bu kadar iyi değildi o zamanlar. Spiker konuşurken bir baktım, arkadaki görüntüde Taksim Meydanı. Gurbette yaşadığınızda ülkenizle iligili bir şey gördüğünüzde hemen dikkat kesiliyorsunuz. Sonra daha dikkatli dinlemeye başladım ve spikerin Türkiye, Rusya ve Kurtuluş Savaşı'ndan söz ettiğini fark ettim ve spikerin söylediğine göre Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtı'na Atatürk'ün emriyle Rus Büyükelçisi'nin heykelinin de dahil edildiğini öğrendim.' Kendi tarihi ile ilgili yeni bir şey öğrenmiş olmaktan mutluluk duyduğunu, fakat önünden yüzlerce kez geçtiği halde bir Türk olarak o güne kadar hiç bilmediği bir şeyi Rus kanalından öğrenmenin de onu biraz rahatsız ettiğinin altını çizen Örs, bu konunun kendinde merak uyandırdığını ve araştırma yapmaya başladığını söylüyor. Önce kendi kendine araştırmaya koyulan Örs, daha sonra konunun uzmanı kişilere de danışmış, fakat bu konuda onu tatmin edecek bilgiye bir türlü ulaşamamış. Bu bilgi boşluğunun onun bu araştırmaya daha ciddi bakmasını sağladığını belirten Örs, 'Bunları bilmezsek neyi bileceğiz? Bunlar bizim tarihimiz' diyor. Kendini tamamen bu araştırmaya adayan Rasim Dirsehan Örs, neredeyse Rusya'daki bütün kütüphaneleri dolaşmış. İlk başlarda daha genel bir araştırma yapmayı düşünürken de araştırma öyle dallanıp budaklanmış ki konu Rus basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri'ne kadar gelmiş. Yüz binlerce sayfalık tarama yapan Örs, bu bilgileri arşivlemeye de başlamış. Sonunda bu çalışmayı elde etmiş. VEFA BORCUMU ÖDEDİM Türkiye'de yaşamasa da burada olup bitenleri internet aracılığı ile her zaman takip ettiğini, gazetemizin de sıkı bir okuyucusu olduğunu söyleyen Örs, 'Benim akademik bir unvanım yok. Ama bu kadar yoğun ve emek gerektiren bir çalışmanın da boşa gitmesini istemedim. Cumhuriyet'i de internetten sürekli takip ettiğim için Yunus Nadi Ödülleri'nin duyurularını görüyordum. Ben de şansımı denemek istedim. Ayrıca bugün biz varsak bunu Cumhuriyete borçluyuz. O yüzden onun kuruluşunu çok iyi bilmeliyiz. Ben de bu çalışma ile, imkânlarım dahilinde; beni var eden topraklara borcumu ödedim' diyor. Rasim Dirsehan Örs, Yunus Nadi Ödülleri'nin farkını da şu sözlerle anlatıyor: 'Ben yıllar önce bir kez daha yaşamıştım bu mutluluğu ve gururu. Bu yıllar süresince ben değiştim, dünya değişti fakat Yunus Nadi Ödülleri ve Cumhuriyet gazetesi hâlâ aynı istikrarla devam ediyor. Anlamından hiçbir şey yitirmeden yoluna devam ediyor!' Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009
YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

