08 04 2012

Eylül Yarası / Oya Baydar

Oya Baydar
Oya Baydar Yazar Eylül Yarası
04.04.2012
 
Eylül’ün 12’si, sabah alaca karanlık. Yer: Doğu Berlin; hüzünlü Spree Nehri'ne bakan bir otel odası. Telefonun uykuları delen sesi. Olamaz; kimse arayamaz beni. Bir Parti yetkilisi hariç burada olduğumu kimse bilmiyor. Telefonu açıyorum; içim kaskatı, ıssız. “Günaydın, sen Türkiye’ye ne zaman dönecektin?” diye soruyor benden sorumlu kişi. “Yarın” diyorum. “Nah dönersin! Türkiye’de darbe oldu.” Telefon kapanıyor. Ben mi kapattım, o mu, hatırlamıyorum.

Ulu atkestanesi ve akkavak ağaçlarının gölgelediği yemyeşil alana bakan pencereye yöneliyorum. Uzun boylu, pantolonlu, çizmeli bir kadın çimenlerin üzerinde köpeğini koşturuyor; elinde köpeğin kayışı ve tasması. Pencereyi açınca sarı gagalı siyah kuşların çığlıkları doluyor odaya. Köpek nehre doğru koşuyor. 12 Eylül’ün fotoğrafı acı yeşil çimenler üzerinde koşan köpekle sarı gagalı siyah kuşlar oluyor benim için. Bir de, Türkiye’den küçük bir el çantasıyla sadece üç günlüğüne ayrılırken anneme emanet ettiğim on bir aylık minik oğlumun kaygılı, hüzünlü bakışlarının anısı...

İçim kaskatı, içim ıssız. Büyük bir felaket, büyük bir acı karşısında duygularım dumura uğrar benim. 12 Mart’ta tutuklandığımda, işkencede, sorguda da böyle olmuştu; en sevdiğim insanları kaybettiğimde de böyleydim. Cesur, dirençli, dayanıklı sanılmamın nedeni, aslında bu hissizleşme, uyuşma halidir; kimse bilmese de ben bilirim. Acının yıkımına karşı bir çeşit özsavunma mekanizması belki de... Hiç hayale kapılmıyorum, dönerim diye umut etmiyorum. Geniş, yeşil çimenliğin üzerinde koşturan köpeği izlerken, “Burada, bu yabancı ellerde kaldın Oya” diyorum kendi kendime. Sürgün başlıyor, 12 yıl süreceğini, acılar getireceğini henüz bilmiyorum; öğreneceğim. Her şey belirsiz: Küçük oğlum ne olacak? Aylardan beri yurtdışında olan, ne zamandır görmediğim eşimle bir daha buluşabilecek miyim? Nerede yaşayacağım, ne yapacağım? Gizlilik koşulları yüzünden yasaklandığı halde kendimi Doğu Berlin sokaklarına atıyorum. Sosyalist ütopyamızın kalbine saplanmış bir bıçak olan Berlin Duvarı’nın böldüğü bu trajik kaderli şehrin ıhlamur ağaçlı bulvarlarında, yüzyıl başında tarihin en görkemli işçi gösterilerinin yapıldığı, sonraları Nazilerin ürkütücü resmigeçitlerine sahne olan Unter der Linden’de, sararmış ıhlamur yaprakları toplayarak, sonbahar güllerine şaşarak dolaşıyorum. Artık acıyı duyabiliyorum. Çocuk eşyaları satan bir devlet mağazasından oğulcuğuma aldığım -ve ne zaman giyebileceğini hiç bilmediğim- küçücük kırmızı patikleri okşayarak ağlayabiliyorum.

Eylülde otuz iki yıl dolacak. Yaşanan acıların üzerinden otuz iki yıl geçti. O acılar ki; asılanları, vurulanları, işkence altında ya da sorguda öldürülenleri, Diyarbakır zindanında olanları, cezaevlerinde ömür tüketenleri, işlerinden olanları, parçalanan aileleri, anasız babasız kalan çocukları, bencileyin yurtdışına kaçıp sığınmacı olarak yaşarken yabancı ülkelerde ölenleri, yani başkalarının yaşadıklarını düşündükçe yukardaki satırlarımdan, yakınmalarımdan utanıyorum. Acı ve mağduriyet yarışına gerek yok; ancak 12 Eylül faşist darbesi, lânet olası vesayetçi-darbeci geleneğin en sert, en hunhar ve de toplumsal dokumuzda en derin izler bırakmış, en ağır yaralamış uygulamasıdır. Bugün hâlâ çözemediğimiz Kürt sorunundan tutun da Türk-İslam sentezi adı altında zaten ceberrut ve vesayetçi olan devletin Türkçü faşizan tahkimine kadar, içinde debelenip durduğumuz zehirli siyasal atmosfer 12 Eylül darbesiyle ağırlaşmıştır. 12 Eylül sadece bir kuşağın, bizim kuşağın değil, sonraki kuşakların yaşamlarının akışına da müdahaledir. Darbenin caniyane uygulamalarına doğrudan maruz kalmış 68’lilerin, 78’lilerin; bugün yaşları 50 üzerinde olanların yanısıra, 80 darbesinin ürünü olan toplumsal mühendislik uygulamaları sonraki kuşakların yaşamlarını, kaderlerini, gelişme yönlerini, zihniyet dünyalarını olumsuz etkilemiştir.

 

12 Eylül Bir Zihniyettir

 

Bugün 12 Eylül’ün hayatta kalan iki sorumlusunun yargılanmasına başlanıyor. Kimileri, özellikle de geleneksel soldan gelen bazıları, neredeyse yüz yaşındaki iki ihtiyarı yargılayacaksınız da ne olacak havasında olayı küçümsüyor, önemsizleştiriyorlar. Onları anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. 12 Eylül referandumu sırasında, darbecilerin yargılanmasına engel olan geçici 15’inci maddenin kaldırılması konusunda da benzer itirazlar ileri sürülmüş; darbe anayasasında yapılacak bu değişiklik AKP’nin aldatmacası, öksesi olarak nitelenmişti aynı çevreler tarafından. Kim olursa olsun yaşlı iki insanın mahkemelerde sürünmesini, hele de cezaevinde ölmesini istemem. Ama bu ülkenin insanlarına, halklarına, bütün bir topluma karşı suç işlemekten yargılanmalarının ve en ağır şekilde mahkûm olmalarının baş takipçisiyim. Çünkü 12 Eylül sadece acımasız ve kanlı bir darbe değil bir zihniyettir ve bu zihniyetin insanlarımızın kafalarından, ülkemizin tarihinden ve siyasetinden silinmesi, suç olduğunun sağlam ve kuşkulara yer bırakmayacak kadar güçlü biçimde kamu vicdanına kazınması gerekir. Eğer otuz iki yıl beklemeden yapılabilseydi bu yargılama, 28 Şubatların, Ergenekon ve Balyozların darbeci-vesayetçi geleneği hortlatmaları mümkün olmayabilirdi. Sadece Diyarbakır cezaevinin hesabı sorulabilseydi bile, Kürt halkının öfke ve isyanı bu kadar tırmanmayabilir, sorun bu çözümsüz noktaya gelmeyebilirdi.

12 Eylül, kimilerinin sandığı veya göstermek istediği gibi ordunun hükümeti darbeyle devirip yönetime zorbalıkla el koymasından ibaret değildir. 12 Eylül bir zihniyettir. Darbeciliğe ve askerî  vesayete karşı güçlü siyasi irade gösteren, bu anlamda da geleneksel asker-sivil vesayeti yıkmakta başarılı olan AKP iktidarının sivil vesayetçi, otoriter bir yönetime kaymasındaki en önemli etken, bu yıkıcı zihniyeti askeri darbe ile sınırlı görmesi, ordu vesayetinin yıkılmasını tek başına ileri demokrasi saymasıdır.

Bugün başlayacak davaya AKP, TBMM, CHP, MHP de müdahil olacaklarmış. Çok iyi, çok güzel. Birbirinin gözünü oyan ve hiçbir konuda uzlaşamayan siyasi kanatların 12 Eylül darbecilerine karşı aynı noktada buluşmalarını küçümsemiyorum. Sembolik olarak anlamlı da buluyorum. Ancak unutmayalım; AKP, CHP, MHP, 32 yıl önce -derece derece, hatta bazıları pek az- zarar gördükleri darbenin getirdiği 12 Eylül rejiminin ve ardındaki zihniyetin mirasçılarıdır. Başbuğ Türkeş’in, 12 Eylül’ün hemen ardından dile getirdiği “Kendimiz hapisteyiz, fikirlerimiz iktidarda” sözü son derece anlamlıdır, söylemek istediğimi de çok iyi ifade etmektedir. 28 Şubat’a karşı demokratik bir duruş sergilemeyen, Balyoz ve Ergenekon davalarını, darbe teşebbüslerini önemsemeyen, darbecilere açıkça sahip çıkan eski ve yeni CHP kadroları da 12 Eylül zihniyetinden kopabilmiş değillerdir. AKP’ye gelince, özgürlükleri ve demokrasiyi sadece kendi zihniyet dünyası ve kendi ideolojik toplum modeliyle sınırlayan, giderek Türk-İslam sentezinin en başarılı ve güçlü uygulayıcısı haline gelen, İttihatçılığın 21. yüzyıl versiyonu olmaya aday bu parti -sadece İçişleri Bakanı’nın söylemini hatırlamak bile yeter- 12 Eylül’ün zihniyet ikliminin 30 yıl sonra farklı bir Türkiye ve farklı bir dünyada, başka bir aynada yansımasıdır.

12 Eylül darbecilerini yargılarken, tabii ki sorumlu kişiler oturacaktır sanık sandalyesine ama asıl yüzleşilmesi ve hesaplaşılması gereken; toplumu kendi ideolojisi, kendi doğruları, kendi modeline göre otoriter ve buyrukçu şekilde yeniden inşa veya restore etmenin iktidardakinin hakkı ve ödevi olduğu düşüncesidir. Bu açıdan bakıldığında dindar nesiller yetiştirme projesiyle devletçi, laik, Kemalist nesiller yetiştirme projesinin özgürlükçü düşünce açısından pek farkı yoktur.

12 Eylül, bir zihniyetin ve toplum modelinin ordu gücüne ve zorbalığa dayanarak topluma empoze edilmesiydi. Öncelikle de dönemin Türkiye ve dünya koşullarında, ABD’nin komünizme karşı cephe ülkesi saydığı Türkiye’de özellikle işçi-emekçi hareketinin ve solun yükselişini engellemeye yönelikti. Sermaye kesimi, büyük burjuvazi darbenin en büyük destekçisiydi. 12 Eylül’ün hemen ardından Türkiye İşveren Sendikaları Federasyonu Başkanı Halit Narin’in “Bugüne kadar işçiler güldü, şimdi biz güleceğiz” sözlerini bugün anımsayan var mı bilmem. Büyük burjuvaziden medyaya, oradan üniversitelere ve yüksek bürokrasiye kadar çeşitli kesimler 12 Eylül’ü komünizme set çekecek, solu geriletecek bir adım olarak alkışladılar. Darbe öncesinde devletin içine yuvalanmış derin güçlerin, Maraş, Çorum, Sivas, Malatya v.b, katliamlarında kullandıkları MHP’li Ülkücü komandolar, sağcı, İslamcı vurucu güçler cephesinde yer alanlar da darbeden bir ölçüde nasiplerini aldılar, onlar da asıldı, yargılandı, zindanlara atıldı. Çünkü darbecilerin artık onlara ihtiyacı kalmamıştı ve mutlak iktidarlarına kimseyi ortak etme niyetinde değillerdi. Aradan otuz iki yıl geçtikten sonra, herkes, bütün mağdurlar davaya müdahiller. Ben ise on iki yılımı çalan, arkadaşlarımı, yoldaşlarımı, ülkemi telef eden o zihniyetin yargılanmasına müdahil olmak istiyorum.

Şimdi, kanlı 12 Eylül darbesinin hayatta kalmış iki generali yargılanırken sağıyla, soluyla, laiki İslamcısıyla, bütün siyasal güç ve kanatlar için, hepimiz için durup düşünme ve yüzleşme zamanı. Kendimizi mağdur hissedip müdahil olduğumuz bu davaya gerçekten sahip çıkabilecek miyiz? Yani, davayı iki ihtiyarla sınırlı bırakmadan, hepimize  şu veya bu ölçüde bulaşmış olan zihniyetle hesaplaşabilecek miyiz? İster kişi ister siyasal örgüt, parti, iktidar olarak kendimizle de yüzleşip arınabilecek miyiz? Beceremezsek, her şey göstermelik kalacak, tiyatrodan ibaret olacak ve aynı oyun yeni aktörler ve yönetmenler tarafından yeniden sahnelenecek.

Yine de umutluyum. Düşe kalka, öğrene öğrene, adım adım yürünüyor özgürlüklere ve demokrasiye doğru. Bugün başlayan dava da o yolda atılmış, hiç küçümsenmeyecek bir adım.

132
0
0
Yorum Yaz