26 11 2014

Hayırsever Köy İmamı / Osman Akyol

Adana’da bir köye, Çandırlı Köyü’ne imam olarak tayin edilen Vanlı Şaban Boğaç, Kozan Otogarı’nda köy minibüsünün kalkış saatini bekliyordu. Gözleri uzaklara dalıp gitmişti. Serinlik vermesi için hortumla sulanan kızgın topraktan göğe doğru buğular yükseliyordu. Güneşin ayakkabısının içindeki ayağını yaktığını fark etti. Önündeki soğumuş çaydan bir yudum daha aldı. Birinci tercihine Van’ı yazmıştı ama kısmetine burası çıkmıştı. “Her şeyde bir hayır vardır” deyip durumunu kabullendi. Bir çay daha söyledi.

Uzun bir bekleyişten sonra minibüs hareket etti. Birkaç saatlik yolculuktan sonra yol üzerindeki Çulluuşağı Dinlenme Tesisleri’nde mola verdiler. Şaban Hoca, etli bamya ve pilavdan oluşan öğle yemeğini yedikten sonra tesisin yakınındaki camide öğle namazını kıldı. Tekrar yola düştüler.

Yolculuk boyunca köylüler, “a.ına koyim” diye başlayıp yine “a.ına koyim”  diye biten sohbetler ediyorlardı. Şaban Hoca’ya da abuk sabuk sorular sorup akılları sıra takılıyorlardı.

“Hocam, iki karı almak caiz mi?”

“Elbette, dörde kadar caiz…”

Peşinden bir kahkaha tufanı patlıyordu. Şaban Hoca da bozuntuya vermeyip onlarla beraber gülüyordu. Feke’ye geldiklerinde şoför ve muavin inip köyden verilen siparişleri aldılar. Minibüste eşyalardan oturacak yer kalmamıştı.

Çandırlı Köyü’ne girdiklerinde akşam olmuştu. Şaban Hoca, minibüsün camından dışarıyı seyrederek köyü tanımaya çalıştı. Taştan evleriyle dar bir vadinin yamaçlarına kurulmuş yoksul bir orman köyüydü Çandırlı. Tıpkı kendi memleketi gibi.  

Köylüler, bu sıkılgan ve bir o kadar da kendilerine benzeyen köyün imamına tam not verdiler. Köye gelen diğer imamlar gibi değildi. Şakalarına hiç bozulmamıştı. Üstelik kafa dengi birine benziyordu.

Köy meydanına geldiklerinde Şaban Hoca minibüsten indi. Şoföre muhtarın evini sordu.

“Şu patikayı takip et. İlerde solda, iki katlı bir ev...”

Şaban Hoca verilen adrese gitti fakat muhtarı evde bulamadı. Karısı, “Savcıyla keşfe gitti, daha dönmedi” dedi. Şaban Hoca, kendini tanıtıp muhtarın karısından cami lojmanının anahtarlarını istedi.  

Lojmanın kapısını açtığında kendini çok yorgun hissediyordu. Hiç tanımadığı bir kültürün insanlarıyla yolculuk etmek ve onlarla cebelleşmek bir hayli yormuştu Şaban Hoca’yı. Bavulunu açıp içinden çıkardığı kıyafetlerini elbise dolabına astı. Porno CD’leri, iç çamaşırlarını koyduğu bölümün en altına özenle yerleştirdi. Saati kurup yattı. İlk sınavını yarın sabah namazında verecekti.

Üç-dört saat uyuyup kendiliğinden uyandı. Saatin çalmasına daha bir saat vardı. Tıraş oldu. Duş alıp camiye gitti. “Bismillah…” diyerek caminin kapısını açtı. Hoparlörün düğmesini “on” konumuna getirip yanık sesiyle sabah ezanını okumaya başladı.

Duyduğu ezan sesi, ineklerini sağan Cabır Ayşe’nin içini titretti. Tonu diğerlerinden farklı bu ses, insanın ta kalbine işliyordu.

Şaban Hoca namazı tek başına kılıp evin yolunu tuttu. Aslında biraz buruktu köylülere. İlk namazında kendini yalnız bırakmışlardı. Oysa dün minibüste görmüşlerdi onu. Tanıtmıştı kendini. Gidip kaldığı yerden uykusuna devam etti.

Öğleye doğru kalktı. Güneş epeyce yükselmişti. Aylardır kapalı kaldığından evin içi küf kokuyordu. Perdeyi açıp havalandırdı. Eline ibriği alıp pijamayla evin dışındaki üstü açık, ahşap tuvalete gitti. Tuvalette kapı yerine, alttan içini gösteren bir perde vardı. Karşı evin camından bir çift gözün tüm hareketlerini gözlediğinden habersiz tuvaletini yaptı.

Kahvaltıdan sonra ev temizliğine girişti. Evi süpürürken kapı çaldı. Telaştan kapıyı üstü çıplak olarak açmıştı. Baktı. Karşısında güzel bir kadın... Şaşırdı. Karşı komşusu Cabır Ayşe elinde bir kova sütle hocaya hoşgeldine gelmişti.

Karşısında bir erkek beklerken kadınla karşılaşan Şaban Hoca çok utandı. Kıllı ve seksi göğsünü eliyle kapatmaya çalıştı. Karşısındaki kadın; köylü ve bakımsız olmasına rağmen çok güzel görünüyordu. Gözleri, dudakları… Hele gülüşü hocanın içini ısıttı.

 “Ne zahmet ettiniz. İçeri buyurun!”

Daracık kapıdan içeri girerken Cabır Ayşe’nin göğüsleri hocanın koluna temas etti. Taş gibiydi... Hoca, bir an içine giren kötü ruhu çıkarmak ister gibi yüzünü buruşturdu.

İlerleyen günlerde imam, köyün pek de dini bütün bir köy olmadığını anladı. Cuma namazı dışında camiye pek uğrayan yoktu. Onlara göre İslam; Cuma namazı ve ramazanda tutulan bir ay oruçtan ibaretti. Bir de erkek çocukların sünnet edilmesi vardı tabi… Yanında da bonus olarak cenaze ve teravih namazları. O kadar… Bunları yapan doğruca cennete gider zannediyorlardı.

Köyde imama çok iyi bakıyorlardı. Özellikle köyün kadınları, hocayı süt ve yumurtadan mahrum bırakmıyorlardı. Köyün erkekleri ise, gündüz işe gidiyorlar, akşam da yorgun argın eve dönüyorlardı. Eve geldikten sonra da yemeği yiyip doğruca yatağa… Köyde; yemek, bulaşık, çamaşır gibi ev işleri ve çocuk bakımı kadınlara aitti. Sosyal hayat yok denecek kadar azdı. Erkeklerin çoğu ilk cinsel deneyimlerini köyün dişi eşekleriyle yaşıyorlardı. Yazın sıcağında ırmak kenarında, kavak ağaçlarının gölgesinde…

İmama yemek getiren kadınların karşılığında imamdan aldıkları küçük bir tebessüm köyün magazin gündemini oluşturmaya yetiyordu. Köyün kadınlarına kalırsa Şaban Hoca hepsine yeşil ışık yakmıştı. Oysa gerçekte Şaban Hoca, hepsine eşit mesafede durmaya gayret ediyor, yemek getiren kadınlara “Teşekkür ederim hanımefendi” demekten öteye gitmiyordu. Bu ölçülü ve kibar adam, köydeki olgun kadınların takdirini toplamayı başarmıştı. Ancak zamanla genç kızların hoca hakkındaki fikirleri değişti. Onu aşırı kibar ve cool biri olarak görmeye başladılar.  

Şaban Hoca, köyde en çok ilk göz ağrı Cabır Ayşe’yle samimi idi. Bir gün otururken, “Keleş Fatma’ya güvenme!” dedi.

“Neden yavrum?”

“Dedikoducunun önde gidenidir…”

“Tamam… Ahmet Abi nasıl oldu?”

“Bildiğin gibi…”

Cabır Ayşe’nin kocası Kör Ahmet yatalak hastaydı. Bir tomruk kazasında felç geçirmiş, belden aşağısı tutmuyordu.

Şaban Hoca yatsı namazını kıldıktan sonra eve gelip pijamalarını giydi. Buzdolabını açıp camiye gitmeden önce soğuması için buzluğa koyduğu biralardan bir tanesini aldı. Yazın sıcakta serinlemenin başka bir yolu yoktu. Ormanda konser veren cırcır böceklerini dinleyerek demlenmeye başladı.  

Gece tam saat sıfırda hocanın camına bir taş atıldı. Hoca taşın sahibini tanıyordu aslında, ama yine de emin olmak için sordu:

“Ayşe sen misin?”

“He benim…”

Evin ışıklarını kapatıp Ayşe’yi içeri aldı. Bir bira da ona açtı. Biraları peş peşe deviriyorlardı. Şaban, tam kıvama gelince yavaşça Ayşe’nin göğüslerine doğru uzandı. Burnunu göğüs çatalına gömdü. Kendisine hediye aldığı parfüm çok güzel kokuyordu. İki haftadır birlikte olmamışlardı. Bu süre zarfında iyice azmıştı. Allah’ın siktir ettiği bu dağ başında kadınsız kalmak, çekilir şey değildi. Ayşe’nin bluzundan taşan iri memelerini dişlerken bir taraftan da şalvarını sıyırıyordu. Azgın bir boğa gibiydi. Ayşe altında zevkten inlemeye başladı. Sevişme uzun sürmedi. Yarım saatte işi bitirdiler. Her ikisi de olduğu yere yığılıp kaldı. Orgazm sigaralarını Ayşe yaktı. İki dal sigarayı ağzına götürüp aynı çakmakla yaktıktan sonra çıkan yoğun dumanı hocanın yüzüne üfledi.

Ayşe’nin hocayla ilişkisinden şimdilik kimsenin haberi yoktu. Fakat komşusu Keleş Fatma, çoktandır şüpheleniyordu. Tıpkı bir hafiye gibi Cabır Ayşe’yi adım adım izlemeye başlamıştı.  

Bu sabah Ayşe yeni taranmış ıslak saçlarıyla evinin önünü süpürürken hoca da lojmanın balkonunda geriye taradığı ıslak saçlarıyla kahvaltısını yapıyordu. Bunlar, bilmeyen biri için ilgisiz detaylar olarak görülebilirdi. Ama Keleş Fatma için değil…   

“Belli ki, hocam çok enerji kaybetmiş” dedi. “Tabi kaybettiği bu enerjiyi yeniden alması gerekiyor.”

Fatma, birkaç gün sonra gece vakti Ayşe’nin geç saat hocanın evine doğru gittiğini gördü. Sırlar dünyası yavaş yavaş aydınlanıyordu. Hemen peşine takıldı. Lojmana girerken cep telefonunu gece moduna getirip Ayşe ve imamın kare kare fotoğraflarını çekti. Varlığını tahmin ettiği bir ilişkiyi nihayet belgelemeyi başarmıştı. Kendi kendine, “Gerisi kolay” dedi.

Ertesi gün Ayşe’ye gidip kendisine bu konuyu açtı. Ayşe önce hocayla ilişkisini inkâr etti. Fakat resimleri görünce, çaresiz kabul etmek zorunda kaldı. Keleş Fatma sözü uzatmayı sevmezdi.

“Hoca’yla aramı yapmazsan, durumu kocana açıklarım” dedi.

“Ben de Malatyalı öğretmenle yaşadıklarınızı anlatırım.”

“Anlat. Ben dulum kızım, bana bir şey olmaz. Sen kendi derdine yan.”

Ayşe’nin bu şantaja karşı, “Peki…” demekten başka çaresi yoktu. Çok kötü yakalanmıştı. “Bu orospu beni bütün köye rezil eder” diye düşündü.  

Ayşe, telefon açıp durumu Şaban Hoca’ya bildirdi. Şaban Hoca:

“Napalım kızım katlanacağız” dedi. “Yoksa bizi rezil eder. Ben ekmeğimden olurum.”

Hocayı suçluluk psikolojisi sarmıştı. Kendine bir savunma mekanizması arıyordu. Düşündü taşındı… Rafta duran Kuran’ı açıp okumaya başladı.

“Erkek olsun, kadın olsun, her kim; mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (4.124)

Hem sonra düşündü: “İyilik, insanların ihtiyaçlarını karşılamak değil miydi?” Köydeki kadınların cinsel açlığını gidermek de pekâlâ bir iyilik sayılabilirdi. Üstelik bu gönüllü bir birliktelikti. Kimsenin ırzına geçmemişti. Bu düşünce biraz rahatlattı hocayı…

Ertesi gün Ayşe’nin geldiği saatte hocanın camına taş atıldı. Hoca kapıyı açtığında, Ayşe’yi beklerken karşında Keleş Fatma’yı buldu. Önce anlamazlıktan geldi:

“Buyur Fatma Abla.”

“Ayşe konuşmadı mı seninle?”

“Konuştu, gir içeri hadi…”

Keleş Fatma biraz yaşlıcaydı, ama olsun, hoca halinden şikayetçi değildi. Uzun süre genç bir kadınla birlikte olmaktan sıkılmıştı. Canı follafoş olmuş, yaşlı bir kadınla birlikte olmak istiyordu. “Bu iyi oldu” diye düşündü içinden. “Farklı bir deneyim…”

Kapıyı kapatıp koridorda sevişmeye başladılar. Keleş Fatma’nın her yeri alev alev yanıyordu. Uzun uzun seviştiler. Keleş Fatma, hocadan özel muamele istiyordu. Erkeksiz geçen günlerin acısını çıkarmanın zamanı gelmişti. Tam iki saat seviştiler. Sevişme bittiğinde Şaban Hoca, Keleş Fatma’ya bira ve sigara ikram etti.

“Bu ilişkiyi üçümüz bileceğiz Fatma. Sen, ben, Ayşe… Allah’tan başka dördüncü kişi bilmeyecek.”

“Tamam söz. Teşekkür ederim canım, çok iyiydin.”

“Sen de öyle…”

Artık Şaban Hoca, her hafta ikisiyle düzenli bir şekilde ilişkiye giriyordu. Karı koca gibi olmuşlardı.

İlerleyen günlerde kendisine başka kadınlar da yemek getirmeye başladılar. Seks halkası genişliyordu: Gâvur Emine, Dölek Hamide… Cinsel açlık çeken kadınların ardı arkası kesilmiyordu. Çoğu ilk kez Şaban Hoca’nın kollarında tadıyordu orgazmı.

Artık hoca yetmez olmuştu köyün kadınlarına. Çareyi grup seks yapmada buldu. Önce ikişer ikişer, sonra üçer üçer... Üçerde karar kıldılar. Dört, evrensel ahlak kurallarına aykırıydı. Hem dörtlü için ikinci bir erkeğe ihtiyaçları vardı. Hoca porno cd eşliğinde sevişiyordu kadınlarla…

Ama yine de yetmiyordu işte. Aklına Ablakların Muhammet geldi. Karataş’ta yatılı Kuran kursunda hafızlık eğitimi alıyordu. Yaz tatili için köye geldiğini duymuştu. Ziyaretine gidip kendisini namaza davet etti.

 Ertesi gün sabah namazını Muhammet’le birlikte kıldılar. Şaban Hoca, Muhammet’e ezanı kendisinin okuması için ısrar etti. Namaz bitiminde de bırakmadı. Birlikte kahvaltı yaptılar. Cebine zorla bir yüzlük sıkıştırdı.

“Al şunu, itiraz istemiyorum. Müslüman’ın malı ortaktır.”

“Allah razı olsun hocam.”

“Ecmain…”

Muhammet, Şaban Hoca’nın başlattığı “sosyal sorumluluk projesi” için iyi bir yardımcı olabilirdi. Üstelik üçgen vücudu ve kalın pazularıyla yetenekli bir elemana benziyordu…

                                                                                                 10 Haziran 2012 – İstanbul

Sanat Cephesi 15 / Haziran 2013

15246
0
0
Yorum Yaz