19 07 2016

İKİNCİ BEN / DURCAN YAŞACAN / DENEME

HİÇ BİR ŞEY YOK, AMA... YOK DA YOK:

Tam da, elini tutup akide şekeri almaya gidecekken, babamı kaybetmişim. 
Onu ilk ve son Kaçkar Dağları'nın zirveye yakın bir yayla evinde; küçük 
bir pencere önünde, yerden yükseltilmiş bir saman yatağı üstünde yatarken
anımsıyorum. Hepsi bu!Büyüdükçe gördüğüm ise şuydu:Kocası sıvastopollar'da 
kaybolmuş Ayşe adında bir baba-anne, genç yaşta dul kalmış Fatma adında bir 
anne,hiç evenmemiş ve 1960 ihtilalinde ''eğitmenlik'' görevinden atılmış 
ve büyüdükçe ''erkekleşmiş-taşlaşmış''ve neredeyse anneme kocalık eder duruma 
gelmiş (!) altı sınıflı ilkokul mezunu, bir hala ve bir de ben. Evin nüfusu 
bunlar. Kız kardeş yok, erkek kardeş yok, baba yok, amca yok, abla yok, ağabey
yok, yok da yok, anasını satayım..Ama ahırda sekiz inek, bir boğa; kapıda 
tavuklar, kediler, köpekler; ve evin dışında babadan kalma bolca sebzeli, 
meyveli taşınmaz-mallar...para dışında ne ararsan var.A.Vice -ki,daha sonra 
adı A.çamlıca olacak-; Hemşin (Çamlıhemşin) ilçesine en yakın,insanı sevecen, 
iyilik sever, imece yaşamına bağlı, oldukça eğitimli bir mahalle.Herkes herkesi
sever, herkes herkese koşar, herkes herkesle dost, herkes arkadaş, herkes
birbiriyle biraz akraba.Babamın ölümü ve ondan beş yıl sonra da halamın işten 
çıkartılmış olması, mahalledeki fitre ve zekatlari büyük ölçüde bana yönlendirilmiş 
durumda. Öyle ki, yaşıtlarım arasında ilk kol saati takan ve adına avrupa tarzı 
ayakkabı dedikleri ilk ''ıskarpın'' giyen ben olurum.1960'da mahalleye 
5 km. uzaklıktaki merkez ilkokuluna kaydım yaptırılır. Daha birinci sınıftayken 
hızlı okuma yarışmalarını,okuma yazması olmayan annemin ahırda, gaz lambasının 
ışığında, kulaktan duyumlaöğretmesi sonucu sınıf birincisi olduğum zamanlar, 
başöğretmenimiz Nuran Topsaç'ın , hiç bozulmamış Karadeniz aksanıyla ''çıkmayısun 
aklımdan ne gece ne de gündüz..''türküsü dudaklarında, biraz kendinin bana yaklaşıp 
biraz da beni kendine doğru çağırışını ve sonra filesine koyduğu kibrit kutusu 
oylumundaki tahin helvası ile çeyrek ekmeği çıkartıp elime tutuşturuşunu ve onu 
yedikten sonra, damağımda kalan tadını, hangi yıllar sildirebilirdi belleğimden? 
Her hızlı okuma birincisi olduğumda, sınıf öğretmenimiz İbrahim Bayraktar'ın 
(Bayraktutan)ödül olarak verdiği rengi sarı, başı fosforlu, gövdesi altı köşeli kurşun 
kalemli günleri, belki de sevmeği öğrendiğim ve öğrenmeği sevdiğim o güzellik tohumu 
niteliğindeki güzel günleri nasıl unutabilirdim acaba? Ama daha o günlerde nasıl 
bilebilirdim, onlarca yıl sonra, yaşı doksanına el uzatırken, bir gün ,bir imza 
günümün onur konuğu olacağını ?..İsmet Genç, dördüncü sınıf öğretmenimizdi. Boyu o 
zamanlar bile bizden çok uzun sayılmazdı.İyi anımsarım, sıra dayağı olacağımız zaman,
boyu bazılarımızın yanağına ya da kulağına ulaşamadığı için, ''çök'' derdi .Ama o gün 
öyle dememişti, ''çocuklar, bana kalın sesli harfleri kim sayacak ve kim örnek verecek''
demişti. Güzel soruydu, güzel oluşu tam benlik olmasındandı, bildiğim yerden gelmişti, 
çünkü;sevinçle ''ört-menim ben, ört-menim ben''diyenler arasından kalkıp, öküz gibi 
böğürerek, kendimce en iyi kalın ses örneği verişimi ve arkasından ''çök'' deyişini 
nasıl unutabilirim, yaşadıkça?

DURCAN MIYIM, DURCAN YAŞACAN MI, YOKSA YAŞACAN TERZİ ?

1965'te Çamlıhemşin Ortaokulu'na yazdırırlar. Okul; henüz ilk mezunlarını vermiş,
çiçeği burnunda bir okul. O yıl baba-annemi de kaybederiz ve evde halam, annem 
ve bir de ben kalırız. Yazları yaylaya gider, inek sağar, yayık yayar, çobanlık eder; 
eylül ortalarına doğru da yine merkeze, mahalleye döneriz.Daha birinci sınıfın ilk 
günlerinde, Şadi Soysal adındaki Türkçe öğretmenimizin,yoklama sırasında ''Yaşacan 
Terzi'' diye seslenişine, karşılık veren olmayınca ''Kadir oğlu Yaşacan kim'' diye 
yinelemesine ''hocam, babamın adı Kadir, ama ben Yaşacan değil, Durcan'ım''dediğim 
zaman, elini omuzuma koyup, ''yok oğlum, senin adın Yaşacan Terzi'dir, demesi üzerine 
nasıl da utanmıştım. Hala düşünüyorum, acaba ilkokulda hiç yoklama olmamış mıydık, 
yalnızca numaramız mı okunmuştu, yoksa yalnızca ''Terzi'' soyadıyla mı seslenilmişti,
ya da unutmuş muydum adımın sık kullanılmayışından, bilmiyorum.''yine mevsimler dönecek/
yine yapraklar solacak/geçen gençliğim geri dönmeyecek'' diyerek,sınıfı sessiz çalışmaya
yönlendirip; gözlerini, dışarıdaki sarıya yakın boz-bulanık rengiyle, tozlu topraklı 
sesiyle, gürül gürül akan ''Fırtına Deresi'ne''çevirip hem ağlayan hem mırıldanan yine 
o Türkçe öğretmenimi de, bana duyarlığı,bana sanatı sevdirdiği ve elbet ilk şiir 
karalamalarımı başlattığı için, kendi tarihime yazacaktım kuşkusuz.İyi ama yaşı henüz 
otuzuna bile gelmemiş genç bir Türkçe öğretmeninin, bu dizelerde bulduğu neydi, nerden 
bilebilirdim o yaşımda .Adımın ne olduğuna gelince, sonradan öğrendim ki;''Durcan''göbek 
adımmış.''Yaşacan'',mahalle muhtarımız ve aynı zamanda avukatsız ilçede, tek dava vekili 
olan komşumuz Ahmet amcanın (Arol) nüfus idaresinde Durcan'ı unutup ayaküstü uydurarak 
yazdırdığı ve artık ondan sonra resmi kayıtlarda bir ömür ''unutulmuşluğun adı olarak,bir 
daha hiç unutulmadan''karşıma çıkacak olan, ikinci ama gerçek adım.Pek ilginçtir ki,Durcan 
da, Yaşacan da, amacına uygun koyulmuş adlardır aslına bakılırsa.Çünkü, benden önce biri kız,
biri erkek iki kardeşim doğar ve ikisi de kısa süre sonra ölürler.Anadolu'da bu tür emrivaki 
isim durumlarına pek sık rastlanır! Çocuklarının yaşaması için,ebeveyinlerce ''Dur'dan ya da
''Yaşa''dan türetilmiş isimler pek çoktur.Ve böylelikle durur ve yaşarmış kimilerimiz!Ne var 
ki, ne Durcan'a, ne da Yaşacan'a pek sık rastlamışlığımız da yoktu o güne dek.Ama o günden bu 
güne üç isimle birlikte geldiğimi de söyleyebilirim rahatlıkla. Dayımın İzmir'den gönderdiği 
''Durcan'', Ahmet amcanın unutarak uydurduğu ''Yaşacan'' ve yıllar sonra Aziz Nesin'in bu iki 
isimden türetip edebiyat için önerdiği 'Durcan YAŞACAN''.

 

MEZUN OLDUĞUM ORTAOKULDA HALAM ODACI,BEN MEMUR:

1967-68 öğretim yılı sonunda, ortaokuldan mezun olur ve öğretmen okulu sınavlarına 
başvururum. Ne ki, o sıralar bitirdiğim ortaokula Katip(Sekreter) olarak memur alınacağı
haberi duyulunca, öğretmen okulu sınav sonuçlarını beklemeden, 1969'da katiplik sınavına 
tek aday olarak girer ve kazanırım.Çamlıhemşin adliyesinde, yaş tashihi için açılan dava; 
annemin ısrarla hakime, ''yok oğul,bunu ben doğurdum ve yaşını da ben bilirim,ben yalan 
söyleyemem, benim oğlum 16 yaşındadır'' demesi üzerine kaybedlince, kuruluşundan sonra, 
yıllarca Çamlıhemşin'de belediye başkanlığı yapan,aynı zamanda yakın komşumuz olan Osman 
amcanın (Kurtuluş), araya girmesi ile, söz konusu yaşım,Ardeşen adliyesinde büyütülerek, 
kazai rüşt kararıyla işe başlarım.Ancak, ne acı bir rastlantı ki,1960'da vekil öğretmenlik 
görevinden atınan halama da, birkaç yıl önce, yeniden memurluk hakkı tanınmış ve benim mezun 
olduğum, aynı zamanda sekreter olarak başlayacağım Çamlıhemşin Ortaokulu'nda ''odacı'' olarak 
göreve başlatılmış.Artık evde o haladır, ben yeğen; okulda ben memurum,o odacı!Annemin, 
''oğul, o senin halandır, sakın emir vermeyesin'' sözü, neredeyse her sabah evden 
çıkışta,adet halini gelmiş durumda.

İLK GENÇLİK YÖNSEMELERİ:

Artık yamalı pantol giymeleri bitiyor, ütülü takımlar ya da İspanyol paça ve uzun saç
modaları günden güne beni de içine çekiyor. Siyasal düşüncem de bu giysilerle oldukça 
örtüşerek,sol etkileşimlerle kendini iyice biçimlendiriyor. Ankara'da bir pastahanede 
işçi olarak çalışmaya başladığım 1968 kışı biterken, şubat-1969'da, Siyasal Tarihe 
''Büyük Yürüyüş'' adıyla geçen görkemli ve coşkulu yürüyüşün etkileyişine, çalıştığım 
okulun müdürü ve aynı zamanda Türkçe öğretmeni olan M.Kamil BAL'ın çok kitap okuyan,zarif, 
dürüst ve çekici, ''ideal adam''lık sol karekterinin ve çeşitli illerin üniversitelerinden 
yazları tatiL için gelen dönem arkadaşlarım ve yaşıtlarımın sol yanlarına artık iyice 
oturuyorum. 1971 mart kıyımının, çevremdeki en çok sevdiğim insanları bir bir toplaması 
ve kimilerini yok etmesine karşı büyüyen sessiz tepkim, soldaki sempatizan kimliğime, artık 
bir daha''hiç değiştirmeyecek''biçimde, adını yazdırıyor.1972 Temmuz'unda İzmir/Narlıdere'deki 
birliğe,askere çağrılmam üzerine,memuriyet haklarım saklı kalmak suretiyle görevimdem 
ayrılıyorum. O kadarı ki,okul müdürünün hakkımda düzenlediği ''Başarı Belgesi'', birliğimde, 
ilk akşamdan başlayarak terhis olacağım mart 1973'e kadar süren yirmi aylık süreçte, bölük 
yazıcısı olarak kalmamı sağlıyacaktır.

 

EVLİLİK VE YİRMİ DOKUZ BUÇUK AŞK:

İlk aşkım; sayıları sonraki yıllarda ''yirmi dokuz buçuk''a ulaşacak olan İzmir/Eşrefpaşa'da, 
kuzenim Nazmi Şaşmaz'ın evinde kalırken, bir lise öğrencisi olan''Sevinç''ile başlar.Ancak zengin 
bir ailede tek söz sahibi olan annesinin, yıllar sonra yirmi yedinci sevgilimle evinde ziyaretine 
gittiğimde, ''evladım,nerden bilirdim kızımı, senden ayrılışından birkaç ay sonra trafik kazasında 
kaybedeceğimi, bilsem sana vermez miydim ''diyeceğini, o zamanlar aklından bile geçirmemişti 
elbet, şu sözleriyle ayrılmamıza neden olurken:''Gençsin,yakışıklısın,kibar çocuksun,ama paran yok''. 
Aynı yıl sonunda annemden ve halamdan oluşan iki kişilik ailemin yanına döndüğümde, bin bir oyalamalarla 
o yaşa kadar ertelediğim evlilik işi, artık iyice öncelik haline gelmiş ve hele de başvurum üzerine, 
yeniden memurluğa atanışımın Maliye Bakanlığı'na bağlı Rize'nin Pazar ilçesi Malmüdürlüğü'ne memur olarak 
yapılması üzerine,bütünüyle kaçınılmaz olmuştur.''Evin tek çocuğusun, evlen artık yoksa ocak batar- gider'' 
sözleri, iyice çekilmez hale ir gelmiştir.Gösterilenler arasında görücü usulu yanlışlığına düşmeme kalmadan,
aynı mahalle kızlarından olan Gönül Demirci (Terzi)ile başlayan yorucu ve''tehlikeli''ikinci aşk sürecim,
kasım 1974'te evlenmemizle son bulur.1975'te Mehtap adında bir kızımız , 1976'da Kadir adında bir oğlumuz 
olur. Aralarındaki bir yıllık yaş farkı, ilk, orta ve liseyi aynı zaman ve aynı okullarda bitirmelerine 
neden olunca, duygusal bir baba kararıyla üniversiteyi de aynı yerde ve aynı okulda birlikte okumaları 
düşüncesini gündemime getirir ve öyle de olur. Ancak, kazanılan fakülte ''ikinci öğretim''denilen paralı 
eğitim olunca; bu eğitimin, bana da pahalıya mal olmasını, hiç kuşkusuz kaçınılmaz kılar. Ne var ki; 
eğitimlerinin bana pahalıya olması, eğitimsizliklerinin onlara pahalıya olmasından daha kötü bir sonuç 
olamıyacağı için de, ne olursa olsun, okumalarına karar verilir.1993 eylülünde Amasya Eğitim Fakültesine 
kayıtları yaptırıldığında, aynı yıl önce annemi,birkaç ay sonra da halamı kaybederim.1997 yılında eğitim 
fakültesinden birlikte mezun olup birlikte atamaları yapıldığında; henüz 45 yaşındayken, 26 yıllık çalışma 
sonunda, Piraziz Malmüdürlüğü Gelir Şefi iken,emekliye ayrılıyorum.

MEMURLUKTAN İŞÇİLİĞE :

1976'da Çamlıhemşin vergi memuru iken, Maliye Bakanlığı'ndan ''özel izin'' alınarak,lise ve üniversite 
mezunlarıyla birlikte girdiğim şeflik sınavını, bir tek ben kazanınca Kalkandere Gelir Şefliği görevine 
atanmam yapılır. Ancak bu görevim sırasında, haksız ve yasal olmayan uygulamalara engel oluşum, çıkarlarına 
dokunan kimi siyasal çevreleri rahatsız eder. 1977'de yıllık iznimin uzatılmasını isteyen telgrafımın PTT 
Trabzon şubesinde kaybolması üzerine, müstafi sayılırım. Bir yıla yakın bir süre, Çamlıhemşin'e döner ve 
eşimin babasının fırınında kasayer işçi olarak çalışmaya başlarım. Uzun süren hak aramaları sonucu, 1978'de 
Giresun'un Bulancak ilçesine yeniden vergi dairesi şefi olarak atanmam yapılır.Artık şiir, öykü, deneme 
çalışmalarım bu dönemde iyice hız kazanmış ve hatta bunlara makale, aforizma ve oyun yazarlığı da eklenmiştir. 
''İstifa Ediyorum'' adlı oyunumla Muhsin Ertuğrul tiyatro yarışmasına katılır ve finalinde elenirim. Amme 
Alacakları Tahsili Usulu Hakkındaki yasada değişiklik öneren bir makalem de,Maliye Yazıları Dergisi'nin 
Mart-Nisan 1989 sayısında yayımlanır. 

VE SARISINA KARA ÇALAN BİR EYLÜL: 

O son eylüle gelindiğinde, yani sarısına kara çalınan o eylüle diyorum, yani 1980 eylülünün 12'si 
sabahına,kahvaltımızı henüz etmiş ve işe gitmek üzere dışarı çıkmıştık. Yanımda, çok yakında asil 
kaymakamlığa atanmasını bekleyen kaymakam vekili yakın arkadaşım ''Kahraman Yıldız ''vardı. O gece bizde 
kalmıştık.Dışarıyı alışık olmadığımız olağanüstü görüntüler sarmıştı. Önde mavzerler, arkada 
mavzerlere sarılmış askerler,tepede kara bulutlar ve yanlarda tek-tük bizler. İlçe Tüm-Der 
şubesinde saymanım o sıralar. ''Şube başkanı Tuncer Usta alındı, siz de aranıyorsunuz'' demişti bir 
arkadaşımız. yol üstünde. Peki biz ne yapmalıydık? Yılda bir kez karşılaştığımız bir durum değildi ki 
yaşadığımız;aranınca ne yapacağımızı da bilseydik...Aynı işyerinde çalışan, tüm-der üyesi 
arkadaşımız ''Ali Kemal Terzi'' ile birlikte üçümüz,köye gidiyoruz. Hafta sonunu orada geçirdikten sonra,yeni 
hafta başında, ilçe merkezine dönmek gerekecekti. Öyle de yaptık. Ya dönecektik ve işe gidecektik bedeli 
ne olursa olsun;ya da kalacaktık ve işten atılacaktık. Biz gitmeği yeğledik ve gittik ''biz geldik, 
aranıyormuşuz'' dedik, kaymakamlığa vekalet eden yüzbaşıya. Listeye baktı, ''tamam, dedi''. emniyet amirini 
çağırdı ve ''bu arkadaşlar, ben emir vermedikçe alınmayacaktır'' dedi.O bekleyiş içindeyken, Erzincan'dan 
kayım geldiği haberini duyulmuştuk. Sanırım ya bir binbaşıydı ya da yüzbaşı. Beni derneğe çağırmış, taşınır ve taşınmaz mal 
sayımı ve hesapların incelenmesi için gün bildirmişti. Ama o günden önceki bir günün zifiri karanlık bir 
gecesinde,yedek anahtarla kapıyı açarak derneğe girmiş,koltuğumun altında götürdüğüm bir adet bayrağı,dolabın 
kırık camından içeri koymuş, hesapları da 12 eylül öncesine kadar işleyip ve çıkmıştım. /'marifet hiç ezilmemek 
bu dünyada' demişti, Bedri Rahmi bir şiirinde/.
Sayım sonrası ise hazırlanan listenin bir örneğini,o zamanlar ilçede bir tek yerde bulunan fotokopi 
makinesinden binbir zorlukla çektirip almıştım. Kayyım komutanı, binbaşı, daha sonra bir örneği ile 
arşivimdeki yerini alacak olan o sayım tutanağının elindeki aslına bakarak şöyle diyordu:''Bulancak Tüm-Der 
Şubesi'ni, şu en altta yazılı gördüğün bayrak var ya, şu, şu''diye parmağıyla da gösteriyordu. '' İşte o 
kurtardı.''

TOPLAMDA ALINAN 20.219 MEKTUP VE SEVGİLİ PARLAMENT:

Haziran 1983'de Varlık Dergisi'nin ''ustaların seçtikleri'' bölümünde yayımlanan ''köşedeki Vızıltı''
adlı öyküm ve onu 1986 yılında izleyen ''Konuşsana'' adlı ilk kitabımın yayınlanışıyla başlayan 
mektuplaşmalar, görülmedik biçimde hızlanmış ve ben bir yana, Ptt çalışanlarını da şaşkına çevirmişti. 
Bir akşam,postacının ''Durcan bey, saydım bugün 125 mektup gelmişti, kutuya sığmadıkları için 
birkaçı yere düşmüş ve bazıları kirlenmiş, özür dilerim, elimde olmadan oldu''demişti. Ama ne ilginç ki, 
o gün gelen 125 mektup,okuyucuya duyduğum saygıyı depreştirerek, bana ertesi günün sabah kahvaltısının 
ardından peş peşe yaktığım üç dal sigaradan sonra kızımın,oğlumun ve kız arkadaşımın yanında sigarayı 
bıraktıracak ve paketin üzerine şu notu yazıp arşive kaldırmamı sağlayacaktı:''sevgili parlament,sadece
gecelerde değil ,kalabalıklar arasındaki yalnızlığımın bile en güzel dostuydun. Ama insanlara
olan sevgim ve onları bir günde de olsa geç ağlatmak konusundaki duyarlığım,bizi birbirimizden ayırmak 
zorunda bırakıyor, beni bağışla!- mayıs.1997'' Mektuplaşmalar; sanki sonrasını görür gibi, daha ilk
günden dosyalanmaya başlansa da, bir gelen-giden kayıt defteri düşünülememişti. Yalnızca,
yazışılan her aşk adına bir dosya, her dergi ve her ünlü yazar için başka bir dosya açılabilmişti. 
Öteki mektuplar,tarih sırasına göre ve kimileri zarf üstü notlarıyla birlikte dosyalanıyordu.''Çok Sayın 
Durcan Yaşacan''diye zarf üstü yazan sevgili Zihni Anadol ağabey ile''Sayın Durcan Yaşacan,Bulancak-Ordu'' 
biçiminde, Bulancak'ı Ordu'ya bağlayan bir bakanın mektubu , iyi ve iyi olmayan örnekler olarak elbetteki 
zarflarıyla dosyalanacaklardı arşivimde. Burhan Günel, Remzi İnanç, Öner Yağcı, Mehmet Yaşar Bilen, Ahmet 
Özer ve Aziz Nesin,artık bu tarihlerden başlayarak ''dosyalı muhalefet'' yazarı sıfatını yakıştıracaklardı. 
1994 yılında, Piraziz Maden Aile Plajı'ndaki bir imza günü ve Bulancak İskele'sinde''gündüz-gece devam eden
vardiyali imza günü''sonrasında da Tamer K.Bilgin, Naim Tirali ve Muzaffer Uyguner ''ilklerin yazarı'' diyeceklerdi. Uçakta bir imza günü başvurusuna ise, 
hava yolları, güvenlik sorunu nedeniyle izin vermemişti.''Konuşsana''adlı ilk eserimin yankılarına
uzanan kalemlerin birinde, 1988 yılındaki bir yazısında Tamer Abuşoğlu,(daha sonraları başka yazarlar da bu görüşü destekleyecekti) ''Usturayla Sevişmek'' adlı öykümü incelemesi sonrası,
''öyküde toplumcu yorum''u başlattığım savını, öne sürecekti.Haziran-2006'da alınan ve gönderilen mektuplar 
sayılarak gazeteci Ufuk KEKÜL'ün, bir ilk haberinin ardından 20.219 mektupla dünyanın en çok mektup alan 
yazarı olarak Guinnes Rekorlar kitabı için başvuruda bulunulmuş; ancak, rekorlarda böyle bir alan olmadığı 
öne sürülerek reddedilmişti. Emekliye ayrılışım sonrası,2000'li yıllara girerken, ne Çamlıhemşin'de babamdan 
kalan eve taşınabilmiş,ne de Bulancak'ta yıllarca yaşadığım evde kalabilmiştim.Müzeyi anımsatan zenginliğiyle 
kirasını ödemeye devam ederek Ankara, İstanbul,İzmir ve Antalya'da zaman zaman otellerde, zaman zaman da 
birlikte yaşadığım insanların evlerinde, dağınık, düzensiz bir yaşama başımı kaptırmış gidiyordum. Öyle ki, 
adres isteyen bazı kuruluşlarda, adresim artık ''bohem'' olarak bile yazılmaya başlıyordu.Birgün,İstanbul'da 
bir sanat etkinliğinde karşılaştığım Sezai Sarıoğlu, bu durum karşısında şunları diyecekti:''Marjinal bir 
yazarın, yerleşik bir düzeni olmamasına değil, olmasına şaşardım. (18.1.2013)

İLK KİTAPTAN SONRASI :

1986 yılında, ilk kitabın yayınlanmasının arkasından, Bulancak'ta bir ''imza günü'' düzenlenir ve 300'e 
yakın sayıda imzalanan kitap ve imza gününe gösterilen ilgi sonrasında''İlk Kitap, İlk İmza Günü ve 
Edebiyatta İlk Teşekkür ''başlıklı, basın yoluyla bir gönül-borcu duyurusu yayınlanır.
Artık sıra, o güne dek , salt sanat adına ıskalanan kendime dönük yaşama ve özellikle de eksik kalan eğitime 
gelmiştir.1987 de,dışarıdan lise bitirmelerine başvurulur ve 1988'de üniversite giriş sınavlarına girilir ve 
kazanılır. Yeni hükümler göre, üniversite sınavı kazanıldığından ,bir yıl içinde liseyi bitirme hakkı doğar ve 
Giresun Lisesi'nden mezuniyet verilir. Aynı yıl niversiteye kayıt yaptırılır ancak,kayıt yenileme harçlarının 
parasızlık nedeniyle ödenemeyişi yüzünden okul kayıtları zaman zaman silinir, zaman zaman yenilenir.1988 yılının 
sonuna doğru , evimde konuk olarak bir aya yakın bir süre yatıp kalkan maliye müfettişinin raporuna, bir aşk 
serüveni takılınca, Giresun'un Eynesil İlçesi Gelir Şefliğine atanmam yapılır. Yoğun ve uzun süren itirazlar ve 
yurt içi ve yurt dışında başlatılan imza kampanyaları sonucu, atanmamın birkaç ay içinde, yeniden,Giresun ili 
Piraziz İlçesi Gelir Şefliği'ne yapılınca;zamanın maliye bakanı Ahmet Kurtcebe Alptemoçin,makamında kabul ederek, 
şunları söyler: ''Dosyanı ve sicil durumunu, memuriyete ilk girişinden bu yana incelettim. Dürüst, başarılı, 
zeki ve çalışkan bir pesonelsin.Teşkilatta tanınmış bir yazar olmasına da sevindim ve gurur duydum. İnatçılığına 
ve azmine de şaşmadım diyemem. Ama asıl söylemek istediğim bunlar değil. Asil söylemek istediğim şu: Bir daha bu 
dünyaya gelirsem,''bakan'' değil, ''yazar'' olarak gelmek isterim. Yolun açık olsun.1991'in sonlarıydı. Annem, 
oğlum ,kızım ve ben Bulancak'taki evde oturuyoruz. Annem, bir yandan elindeki Hemşin işi çorabı, öyle eline hiç 
bakmadan ezberinde örmeğe çalışırken, öte yandan da gözlüğünün üstünden bana bakarak,''Bir söyle ki, sen bu 
dünyadan hiç mi memnun olmayacaksın?Sana göre bu dünya nasıl kurtulacak?'' diyordu. Biraz öfkeli bir sesle, 
''bak anne bu dünyanın kurtulması için, bütün devletlerin bakanı, başbakanı, cumhurbaşkanı ben olmalıyım...bütün 
şehirlerin valisi, kaymakamı, bütün kadınların kocası,bütün kocaların karısı bütün...'' Annem sözümü keserek 
''tamam tamam, daha sayma ,demek bu bu dünya hiiiç kurtulmayacak'' demişti. Ertesi sabah Çamlıhemşin'e gidecekti 
ve bir daha hiç görmeyecektim.

51
0
0
Yorum Yaz