06 07 2016

MUSTAFA POLAT İLE İZMİR'DE.. / ALİ ŞAHİN

Bugün bir eski tanıdıkla görüşmek için sözleştik. 30 yıl sonra ilk göreceğiz birbirimizi. Ben İzmir'i pek tanımıyorum. Konakta saatin önünde ya da Merkez Hasan Sağlam öğretmen evinde buluşabiliriz sana da uygunsa diyorum emekli Ziraat Yüksek Mühendisi dosta. Taşköprü İlçe Tarım müdürlüğü görevinden ayrılıp Ankara'ya oradan Aydın'a oradan da İzmir'e geçeli 30 yıl olmuş. Saat Kulesi uygun bana çünkü Karşıyaka'dan geleceğim, diyor.

Öğretmen dostudur ama Karşıyaka öğretmen evindekilere anlatamamış tam. Bakın ben Ziraat Mühendisiyim; mesleklerimiz birbirine yakın, deyince: "Allah Allah! Bu nasıl iş!.." dercesine şaşkınlıkla yüzüme baktılar, diyor. Ben açıklama getirdim: "Bakın siz bebeleri, biz de babaları eğitiyoruz. Eski yazı ile ikisi da aynı, çift "be" ile yazılıyor, dedimse de yumuşatamadım. Yanımda bir arkadaş olmadıkça pek uğramıyorum oraya diyor karşılaştığımızda.

Biraz yürüyoruz hoşbeş ederek. Taşköprü'yü soruyor, Taşköprülüleri soruyor. Birçok kişiyi hatırlıyor, kaldığı iki yılda görüp tanıdığı. Çetmeli İzzet'ten Hasan Yılmaz'a Bayram Ünal'dan Zeynel Yurtseven'e.. Nuri Keskinden Hüseyin Erikli'ye..
1943 Elazığ Karakoçan doğumlu Mustafa Polat. Yükseköğrenimin AÜ Ziraat fakültesinde tamamlamış 1971 yılında. Hem çalışıp hem okuduğundan ara vermiş eğitimine bir süre Lise sonrasında.

1967 – 1971 yıllarının Ankara ortamı, öğrencilikten konuşuyoruz. O fırtınalı yıllar, diyorum; evet, diyor. 12 Martı da Ankara'da yaşamış. Sonra 80'i anlatıyorum ona Kastamonu'da Taşköprü'de yaşananları.. Ben iyi ki o yıllarda orada değilmişim, çok çektirirlerdi bana da. Bir de üstüne üstlük ilin yabancısıydım" diyor. Ben de doğruluyorum.

Biz diyor ne çektikse bizim gibi düşünenlerden çektik, ayrışmalarımızdan, hizipleşmelerden, birbirimizi çekememelerden. Ormanda şoför Ahmet amca vardı yılların yılı yurtsever, dürüst namuslu, üstelik de demokrat, hemi de sosyal demokrat. Onun bu tavrını da bütün ilçe bilirdi. Düşünebiliyor musun o kadar değişik görüşte iktidarlar gelmiş geçmiş emekliliği gelmiş, bu adamı sürgün etti kendisinin, yoluna baş koyduğu kendi partisi" diyor...

Ahmet amcayı geçen ay kaybettik, bende de çok emeği vardır, çok ekmeğini yedim, suyunu içtim diyorum. Son yıllardaki rahatsızlığını, birkaç yıl önce eşini kaybettiğini ve yalnız kaldığını anlatıyorum. Üzülüyor.

O dönemin daha sonra Orman bakanı olan zat ile kendisinin de bazı terslikler yaşadığını anlatıyor, uzun uzun ve ayrıntılı. Kendisine karşı tavrını. Kendisinin partisine karşı nasıl soğutulup tövbe ettirildiğini. Bakanın sen nasıl olsa bize oy vermek zorundasın, elin mahkûm, çünkü alevisin dediğini. O zamandan beri oraya oy vermiyorum diyor. Nuri'nin babası da yaşadı o dönemde bir sürgün, diyorum, emekliliğe tam yaklaşmışken.
O dönemde Bu bakanın 3. sıra milletvekili adayı eğitimci Mehmet Sazak'a karşı tavrını da iyi biliyorum diyor. O komünist, bırakın o gitmesin bize iki milletvekili yeter, diyebilen bir politikacıdan daha ne bekleyebiliriz ki... Bu tavır o partiye transfer 13 milletvekiline 13 koltuk verilmesine mal oldu o zaman. Kastamonu parfüm sanayinden, balkonda kendir üretiminden, sarımsak tüccarı ziraat mühendisine, Ayancıkta bir karakol serüveninden Gökırmak’ın bulanık akmasına.. Parfüm olayındaki belediye başkanının Mustafa Kasım olduğunu saptıyorum ben sonradan, zamanın milletvekili de muhtemelen yine AP'nden Sabri Keskin..

O dönemde hatırlı kişilere sunulan zirai kredilerde, merkez kooperatifinin kendir kontenjanın her köyde ekilen kendir oranında kontenjan tanınmasındaki uğraşısını anlatıyor, Hasan Akgül'ün bu işi fazla abarttığını söylüyor: O, Polat için“Taşköprü'de ağalığı kaldıran adam” diyormuş...

BALKONDA KENDİR ÜRETİMİ!..

- Nasıl oluyor bu iş, Taşköprü’de öyle ağalık kurumu yoktur diyorum. Başlıyor anlatmaya..

- Taşköprü'de kendir üretimi önemli bir yer tutuyordu. O dönemde piyasaya urgan için satılanın dışında en büyük alıcı Seka Fabrikası'ydı. Kendiri saplı almıyordu fabrika. Kendir olgunlaştıktan sonra kökleri ile beraber çıkarılır. Demet demet toplanır. Kurutulur. Sonbaharda kendir havuzlarına atılır. Bir kaç gün bekler. İyice yumuşardı. Bütün maharet lifini koparmadan uzun bir elyaf elde etmekte. Halen aklıma geldikçe içim sızlar. Kadınların havuz başlarında ıslak kendirleri kucaklayıp elyafını soymaları başlı başına ızdıraptı. Pek çok kadının romatizmalı olduğunu gözlerimle görürdüm. Bu elyaflar kurutulur. Demet veya balya haline getirilir. Kuru yerde muhafaza edilirdi satışı yapılana kadar...

Kendir ekilen köylerin sokakları soyulmuş kendirlerin sapları ile kaplı idi. Hele yazın Allah korusun küçük bir kıvılcım bütün köyün yanmasına sebep olurdu. Seka alacağı miktarı tespit ve ilan eder. Taşköprü kendir kooperatiflerinde de hareketlilik başlardı. Kim ne kadar kontenjan, yani kaç kilo elyaf teslim edecek. Genellikle bu kontenjanın büyük bir kısmını hatırlı kişilerin egemen olduğu kooperatifler alırdı. Onlar da köylerden daha ucuza elyaf alıp Sekaya teslim ederlerdi.

Bu durum canımı çok sıkıyordu. Bir tedbir düşünmek lazımdı. Sonunda bürokratik kuralları uygulayarak sonuç almaya karar verdim. Taşköprü merkezinde, köylerinde hangi köyde ne kadar kendir ekildiğini, bu ekimden takriben ne kadar elyaf elde edildiğini tespit etmek amacıyla köylerde envanter (sayım) yapılması için yazılı olarak valilikten izin alındı. Gerekli çalışmalar yapıldı. Her köyde tahminen elde edilecek elyaf miktarı listeler halinde valiliğe bildirildi. Gene Valinin yazılı izni ile her köyde elde edilen elyaf miktarına ve Seka'nın tahsis ve ilan ettiği kontenjan miktarına oranlayarak her köyün Seka'ya teslim miktarı belirledik.

Vakti günü gelince kendir kooperatifleri yetkilileri ve ilgili çiftçilerin katılımı ile vali yardımcısının başkanlığında Taşköprü merkezde bir toplantı yapıldı. Miktarlar açıklandı. Olacakları önceden tahmin ettiğim için Germeçli Hasan Yılmaz ve etrafındaki yiğit çiftçilere olaya tepki vermemelerini olayı kendi usulüme göre halledeceğimi sıkı sıkı tembih etmiştim.

Şimdiye kadar aslan payı alan bazı şahısları temsilen konuşan yaşlı bir vatandaş, çok sinirlenmiş olacak ki sözlerin ucunu kaçırdı:

- Ne idüğü belirsiz bir Ziraat Mühendisi ilçemize geldi. Her şeyi alt üst etti..
Anlayacağınız ağzına geleni söyledi. Herkes sükûnetle dinledi. Sonunda ben söz aldım:

- Her ne yaptım ise Valinin yazılı izin ve emirleri ile yapıldı.
Valilik yazılarını okuduk. Sonunda herkesin şaşkın bakışları arasında beni aşağılayan konuşmacıya dönerek:

- Ben sürekli arayış içinde olan bir insanım. Ziraat Fakültesinde okuduğum kitaplar yazmıyor. Hocalarımız da anlatmadı. Demek ki Taşköprü’de balkonda kendir üretme usulü icat edilmiş.. Konuşmacı büyüğümüz bilgilerini esirgemesin. Balkonda kendir yetiştirme usulünü anlatsın biz de öğrenelim, dedim. Bir kısmı bozuldu. Bir kısmı bıyık altından güldü.

Bir ikindi sonu İzmir'in denizden püfür püfür esen sanki Necati Cumalı şiirlerinden çıkıp gelen serin imbatına karşı sürüp gidiyor söyleşimiz. “Aslına bakarsanız Taşköprü ile ilgili hatıraları yazmaya kalksam bir kitabı aşar. (2) diyor, Mustafa Polat..(1) senin ısrarın üzerine bazı şeyleri yazmaya karar verdim diyor…

 

- O zaman ucundan kıyısında başlayalım, diyorum… Taşköprü’ye gelişin normal bir atama değil geçen haftaki konuşmalarımızdan edindiğim izlenime göre… Konuyu biraz açar mısın?

- 1976 yılının kasım ayında elde valiz Kastamonu yoluna düştük. Karakoçan'dan hareketle, Elazığ, Ankara, Kastamonu'dan sonra Taşköprü'ye vardık. O bölgeye ilk defa gidiyordum. Daha evvel hiç gitmemiştim. Karakoçan'dan ayrılmak istemiyordum. Onun için de kendimi sürgün edilmiş memur hissediyordum. Aslında sürgün edilmem günün iktidarlarıyla sürtüşmemden değil. Nitekim tayinimi durdurmak için o dönemin iktidar ortağı üç ilçe başkanı Karakoçan'dan Ankara'ya geldiler. Tayinimi durduramadılar.

-Sizi Karakoçan’dan Taşköprü’ye sürükleyen olay ne oldu ki?

- O dönemin Elazığ Valisi Başkanlığında yapılan ve Elazığ Tarım Sorunlarının tartışıldığı bir toplantıda hiç kimsenin teklif etmediği önerilerde bulunduğum için Vali Beyin hoşuna gitmemiş. Bölgeden uzaklaşmam için rapor yazmış. Sormadan konuşmanın suç olduğunu bana kanıtlamak istiyorlardı. Benim için hiç fark etmez. Vatanın her bölgesi benim için aynıdır. Her yerde çalışırım, hizmet üretirim. Bürokratlar ve bazı çıkar çevreleri rahatsız olmuş hiç umurumda değil.

- Sonra… geldiniz Taşköprü’ye.. 

-Taşköprü'de göreve başladıktan sonra ilk hafta içinde Germeç pazarına gittim. Büyükçe bir kahveye girdim. Boş bulduğum bir masanın üzerine çıkarak yüksek sesle konuşup kendimi tanıttım: "İlçenize sürgün geldim. Memuru sürgün edenlerin iki gayesi vardır: Biri açık gaye; hoşlanmadığı memuru rahatsız etmek. Gizli gaye ise sürgün gönderilen yerin halkını cezalandırmak. Gönül gözüm açıktır. Bıyık altından güldüğünüzü hissediyorum. Biz Germeçliyiz bizi nasıl cezalandırabilirsin Bürokrasiyi bilmiyorsunuz. Bugün git yarın gel veya en ufak bir evrak ya da eksik bilgi için işi yokuşa sürüp işi olumsuz yapmak çok kolaydır. Ben öyle yapmayacağım. Kapım herkese açık. Araya başkalarını sokmayın, doğrudan gelin. Olacak işiniz mutlaka yapılacaktır. Bazı işlerde evrak veya bilgi noksanlığı olur. O eksiklikleri ben size öğretirim eksiklerinizi tamamlayıp getirirsiniz. Bazı işler de vardır ki, kanunlara aykırıdır. O zaman da siz benden kanunlara aykırı iş yapmamı istemeyin." dedim.

SARIMSAK TÜCCARI DA OLDUM

- Germeç sarımsağın ocağıdır sen de biliyorsun ya gerçi.. Bir de Sarım Tüccarı olduğundan söz etmiştin bana o konuyu açsak biraz, ne oldu nasıl oldu?

- Dünya âlem Taşköprü sarımsağını bilir. Amma yeterince değerlendirilmez. İleri gelen çiftçiler ve Köy-Koop Kastamonu Birliği ile işbirliği yaparak sarımsak dışsatımını başlatmak istedik. Kooperatifler, dışsatım yapamıyor. Ankara'da bir firma bulundu. Kooperatifler bu firmaya mal verecekler. Firma da yurtdışına satacak. Onları buluşturduktan sonra ben işimin başına döndüm.

Bir süre sonra yol bilirler odama doluştular. Bir TIR dolusu mal göndermişler. Fakat Hollanda'da bir sürü eksiklik ya da yanlışlıklar tespit edilmiş. İkinci partide düzeltilmesini istiyorlar. Onlar da benden istiyorlar. Mecburen yıllık izne ayrıldım. Tarlada sarımsak sökülürken neler yapmak lazım. Hem iş yapıyorum hem usta işçi yetiştiriyorum. Onlar da diğer tarlalara dağılıyorlar. Kastamonu Merkezdeki ardiyelerde işçilerle beraber pörçük kestim. Fileli çuvallara doldurdum. TIR geldi.20 ton malı kendi elimle çuvalları istif ederek yerleştirdim. TIR yola çıktı. Malı teslim etmişler. Her şey normal. Bu arada bir şey daha söyleyeyim. Ben çeşitli kademelerde çalışırken birileri de fotoğraf çekiyordu.

Pek önem vermemiştim. Meğer görevliymiş. Mesaiye dönünce Kaymakamın başlattığı yazılı soruşturmadan anladım. Taşköprü ve Kastamonu'daki aklı başında insanlar devreye girdi. İş alevlenmeden çöplüğe atıldı.

-Bunu ucuz atlatmışsınız diyorum gülerek…

KASTAMONU'DA PARFÜM SANAYİ

-Bir de “Parfüm Sanayi” varmış Kastamonu’da.. 

- Kastamonu'yu boydan boya bölen dere kışsın çok haşin akardı. Yazın da kurur. Yukarıdaki baraj yapılmadan önce kışın daha çok su, hatta yazın da su çok akarmış. Öyle anlattılar. Ol sebepten insanlar fosseptik çukurundan vazgeçip kanalizasyon boruları döşenmeye başlayınca en doğal olarak fosseptik kanallarını şehrin ortasında akan suya akıtmada bir sakınca görmemişler. Eski kuraldır. Alınan gıdalardan sentetik kimyasallar yoksa vücuttan atılan gübre ve sidik de kimyasal içermez. Günümüzde pek meşhur olan tabirle doğa dostu. Çabucak doğaya karışıp gider. Günümüzdeki kimyasallar ise öyle hemencecik yok olmazlar. Yıllarca doğada kalıp toprağı, suyu ve havayı kirletmeye devam ederler.

Çok da koku yapar.Baraj yapılınca deredeki su akıntısının yok olacağını, deredeki kimyasalların çok pis kokacağını ve Kastamonuluları rahatsız edeceğini, zarar vereceğini hesaplayamamış o günün mühendisleri ve idarecileri.. Deredeki kokuları azami olduğu düzeyde olduğu zamanda Kastamonu'ya geldim. Çok rahatsız oldum. Bütün Kastamonulular katlandığına göre ben de katlanmaktan başka ne yapabilirdim.


- Zamanla geçer diyorum. Dabbakın Gelinininin öyküsünü bilirsiniz.. zamanla alışılır. Bir kız bir aileye gelin gelir. Aile deri tabaklamaktadır ve dolayısıyla ev çok kötü kokar. Kız her gün sabah akşam evi siler süpürür temizler. Aylar böyle geçer. Bir gün kaynanası ve kayın pederi ile gelin arasında bir tartışma çıkar. Gelin dayanamaz konuşmaya başlar: “Bana bakın ben bu eve gelin geldiğimde bu ev leş gibi kokuyordu ama ben aylardır her gün sabah akşam evi sildim süpürdüm temizledim sayemde evde koku kalmadı.” Kayın pederi cevap verir: “Ahhhh kızım ahhh koku kaybolmadı aradan geçen aylarda senin de burnun kokuya alıştı.”..


- Ankara'ya gitmiştim. Dönüşte otobüsteki sıra arkadaşım şişmanca, bakımlı kelli felli biri idi. Yolculuğun hemen ilk dakikalarında konuşmaya başladı. Beni sorguladı. Ben yabancı olduğumu Kastamonu'ya yeni geldiğimi söyledim. Bereket tam hüviyetimi açıklamadım. Huyumdur ilk sorgulamada çok kapalı geçerim. Zaten koltuk arkadaşım da daha fazla bilgiye ihtiyaç duymuyordu. Başladı konuşmaya. Kastamonu'nun üstünlüğünü tepeden bakarak anlatıyordu. Emredici cümleler peş peşe gelmeye başladı. Bir ara susar gibi oldu. Ben hemen devreye girdim: “Kastamonu'da sanayin olmadığını sanıyordum. Hâlbuki parfüm sanayi çok gelişmiş. Yalnız yapılabilirlik (fizibilite) rapor iyi hazırlanmamış, kapasite çok yüksek tutulmuş. Üretim fazlası borularla Kastamonunun tam ortasından geçen dereye akıtılmış. Kastamonu baştanbaşa koku içinde” dedim. Ben bunu der demez adam hışımla yüzünü cama çevirdi. Kastamonu'ya kadar hiç konuşmadı. Kısa bir süre sonra derenin iki taraflı da kazılar başladı ve kocaman beton büzler döşenmeye başladı. Kastamonu merkeze gelmiştim. Belediye hoparlöründe çevre sorunlarının tartışılacağı bir toplantıdan bahsedildi. Ben de toplantıya dinleyici olarak gittim. O zamanın Belediye Başkanı uzun konuşmasının sonunda dere ıslah çalışmalarının hızla devam ettiğini görüyorsunuz. Yıllardır teklifler yapmamıza rağmen sesimizi duyuramıyorduk. Bir gün büyüklerimizden biri otobüsle Kastamonu'ya gelirken yanında oturan ismi meçhul biri parfüm sanayinden, üretim fazlalığından ve derenin kokularından bahsetmiş. Büyüğümüz çok kızmış. Hemen bana geldi: “İnşaatı hemen başlat. En kısa zamanda İller Bankası'ndan kredi gelecektir, talimatını verdi. Gıyabında meçhul kişiye teşekkür ediyorum.” Dedi. Ben hiç sesimi çıkarmadan sessizce salonu terk ettim.

AYANCIK'TA POLİS KARAKOLU...

Ne alakası var demeyin. Sabırla dinlemeye devam edin. Kastamonu Köy- Koop Birlik Başkanı ve Çetmi köyü Muhtarı İzzet Gültekin anlattı. Devrekâni dağlarından çıkıp Ayancıkta denize dökülen suda (3) çok iyi alabalık yetişiyormuş. İnceleyelim. Gerçekten iyi ise projelendirip alabalık yetiştirelim. Dedi. Bir iki Kişi daha yanımıza alıp adı geçen vadiye gittik. Yol tahminimizden de uzun sürdü. Akşam olmak üzere. Ayancık'a 5 km yaklaşmışız. Benzin de iyice azalmış. Ayancık'a inelim hem benzin alırız hem de bir şeyler yeriz. Geri döneriz dedik. Ayancık'ta sıradan bir lokantaya oturduk. Tam o sırada jandarma ve polis arama yapıyormuş. Muhtarın üzerinde tabanca var. Tabanca ruhsatlı fakat mermiler kaçakmış.

Haydi, polis karakoluna. Sıra bekliyoruz. Baş komiserle konuşmak için yanımda duran Kornapalı şoför Kemal birden kayboldu. Baş komiser diğerleriyle konuşurken bir taraftan da telefonlara cevap veriyordu. Her telefon konuşmasında bana doğru baktığını hissediyordum. Bir süre sonra: “Ziraat mühendisi Mustafa Polat siz misiniz” dedi. “Evet, benim”, dedim. Kafasını sallayarak ve gülümseyerek: “Hadi kardeşim, gidin. Ne siz beni gördünüz ne de ben sizi. Bütün Ayancık ayağa katlı seni soruyor.” Vedalaşıp dışarı çıktık. Kemal'in gülerek bana doğru geldiğini gördüm. ” Gene ne yaptın Kemal Usta?” dedim. “Ayancık'ta ne katar hatırlı kişi varsa dolaştım. Mermi işi resmiyete girerse daireye ait resmi arabanın izinsiz il dışına çıktığı anlaşılır. Pusuda yatanlar da başınızı ağrıtırlar,” dedi. Gülüştük. Hassasiyetine ve iyi niyetine teşekkür ederek yola çıktık. Bütün bunları niçin yapıyordum. Bazılarının zannettiği gibi günün siyasi akımları için değildi. Rahmetli anam ve babamın nasihati: "Ehl-i Beyt öğretisi gereği, dikleşmeden dik durarak... Daima haklının yanında haksızın da karşısında ol... Diyorlardı. Taşköprü'nün iyi niyetli sözünün eri yiğit insanları da bu hizmetimi hak ediyorlardı. Bütün mesele bundan ibaret.

Çetmili İzzet Gültekinden söz ediyoruz biraz.. Mücadeleci kişiliği, TİP İl Başkanlığı, sonra CHP…Sarımsakla ilgili o zamanlar Kastamonu’da birkaç sayı çıkmış “Bizim Kastamonu” gazetesinden söz ediyorum… Duymamış çantamdan çıkarıp İzzet Gültekin’in 7 Temmuz 1970’de yayınlanan “Biz Çiftçiler” yazısının (4) fotokopisini veriyorum. Birlikte tekrar okuyoruz. İyi arkadaştı güzel yazmış diyor yazı benim olabilir mi diye soruyor bende var kalsın sizde diyorum. 1977 seçimlerinde Çetmideki sandık başkanlığı ile ilgili anılarımı anlatıyorum, çekincelerimi…

GÖKIRMAK BULANIK AKIYOR


- Gökırmak neden bulanık akıyormuş, “Gök” adı bulanıklığından mı geliyor Kızılırmak’ın suyunun kızıllığı gibi?

- Çiftçiler anlatıyor. Eskiden Gökırmak berrak akardı. Suyunu içerdik. Balık tutardık. Şimdi balık yok.. Sıkça şikâyet geliyor. Gökırmak kıyısındaki sebzelerde bir hastalık çıkıyor. Hemen kurutuyor fideleri ve sebzeleri. Ben de çok uğraştım, çaresini bulamadım. Sebebini aramaya başladım. Bir Pazar sabahı çok erken bir saatte, yani hava azıcık aydınlanır aydınlanmaz akşamdan hazırladığım çıkını omuzlayıp yola çıktım. Çıkında su, ekmek, domates ve hıyar var. Gökırmak kıyısından Kastamonu'ya doğru yola çıktım. Bazen engellerden tarlaya çıkıyor, hızla, koşan adımlarla yürüyorum. Gökırmak'ı kirleten kaynağı bulmak istiyorum. Köylülere soruyorum: şu dağdan geliyor. Temizdir. Demek ki çiftçilerin bilmediği bir kaynak suyu kirletiyor. Bir taraftan bunları düşünürken öbür taraftan hızla yürümeye devam ediyorum. Bazen ırmak kıyısında yürümek imkansızlaşıyor, yola çıkıyorum, gelen vasıta ile Kastamonu'ya doğru hareket halindeyim. Sayısını unuttum. Çokça yöntemi uyguluyorum. Dolmuşla bir süre git. İn.. Gözetliyorum. Akşama doğru hava kararmak üzereyken Kastamonu alt taraflarında büyükçe bir tesis gördüm. Bunun sunta fabrikası olduğunu öğrenmem zor olmadı. Yola çıkıp Taşköprü'ye döndüm. Araştırmaya başladım. Çevre kirliliği için çok şey öğrendim. Ben öğrendim. Amma bu sunta fabrikası ve benzeri tesislerin Gökırmak'ı kirlettiğini kimseye anlatamadım..
Söyleşiyi ve anılardan birini netteki sayfamda yayınladıktan sonraki görüşmemizde, sen Taşköprü’yü ve Taşköprülüleri anlattın; bak bir Taşköprülünün de sana selamları var diye Hüseyin Eriklinin yorumunu gösterdim İnternetkafede.. (5) İlgiyle okudu bir hayli duygulandı. Buralarda kültürel etkinliklere katılmıyor musun hiç diyorum Alsancak Kültür Merkezinde o anda yapılmakta olan bir panelin afisini göstererek. Ben almayayım dedi gülerek. Yüzüne baktım neden dercesine. Ben içerde dikine dikine bir soru soruyorum iki kelam ediyorum, herkesin tepkisini alıyorum. Bana bozguncuymuş gibi bakıyorlar diyor. O kadar sürgünden itilip kakılmadan bıkmamışsın demek ki diyorum gülerek.. Evet ama artık beni süremezler, sürse sürse Azrail sürer biyerlere diyor. Hadi o zaman ben seni Karşıyakaya geçireyim eve yaklaşırsın ben de serin serin bir deniz gezisi yapmış olur dönerim diyorum. Karşıya geçince Öğretmen evine oturup birer çay içiyoruz. Benim ilaçlarımı almam lazım bana müsaade diye izin isteyip ayrılıyor.

Yılbaşında arıyorum telefonunda hem yeni yılını kutlayayım hem de biyerlerde buluşalım ertesi gün diye. Telefona çıkan bir Bayan Mustafa’yı 29 Aralık 2008’dekaybettik diyor. Nutkum tutuluyor o an, başsağlığı diliyor bir şeyler eveleyip geveliyorum. Allah rahmet eylesin, ışıklar içinde yatsın mekânı cennet olsun diyor ve kapatıyorum telefonu. Yılbaşının tadı tuzu kalmıyor o anda..
___________________________ 


(1) Mustafa POLAT (Elazığ, 1943 – İzmir, 29 Aralık 2008), Emekli Ziraat Yüksek mühendisi. Elazığ Karakoçan doğumlu. Yükseköğrenimin AÜ Ziraat fakültesinde tamamlamış 1971 yılında. Hem çalışıp hem okuduğundan ara vermiş eğitimine bir süre Lise sonrasında. 1976- 1978 arası bir çeşit sürgün olarak geldiği Kastamonu Taşköprü'de İlçe Tarım Müdürü olarak 2 yıl görev yaptı. Daha sonra Ankara, Aydın ve İzmir'de görev yapıp 1994'de emekli oldu.

(2) Biz de bu yüzden her anının sonuna devamını yazacak Sayın Mustafa Polat diye bekleyeceğiz. Mustafa POLAT ile İletişim İçin: mustafapolat23@gmail.com

(3) Ayancık Çayı: Küre Dağları''ndan kaynaklanan çok sayıda küçük derenin birleşmesinden oluşmuştur. Uzunluğu 90 km. kadardır, ilçe merkezinden denize dökülür.

(4) BİZ ÇİFTÇİLER, MAKALE, İZZET GÜLTEKİN

 

 (35 yıl önce 35 yıl sonra... Sarımsak üreticisinin sorunları, 35 yılda ne kadar azalmış... Yoksa artmış mı? Bu yazıyı o yıllardan bir yerlere koymuş, kesip saklamışım. Buyrun birlikte okuyalım ve elimizi şakağımıza koyup düşünelim, 60'lı yıllarda TİP İl başkanlığı da yapmış olan rahmetli İzzet Gültekin muhtarımızı da hatırlayarak... ) sunusuyla nette yayınlamıştım yazıyı…

Robot çiftçiler yani biz müstahsiller boş mu durduk sanıyorsunuz?

Hayır bölgemizin meşhur sarımsağını ürettik. Kısa zamanda pazarlamasını yapacağız. Ama, yine dünyaya gözlerini yeni açan sabi çocuklar gibi piyasadan habersiz. Öyle ise sarımsak ihracatı yapan sayın tüccara müjde Pek hakkımızı yemez. Hani elini vicdanına bastırır emeğimizin yüzde birini karşılığını bile vermez Ama ne yaparsın bu kere olan olmuş o sermayedar sen de çiftçi... Öyleyse haddini bileceksin tüccar ne fiyat verirse bereket diyeceksin sağol ağabey diyeceksin, sen olmasan halim ne olurdu diyeceksin. Allah sizin gibilere ömür versin diyeceksin diyeceksin çünkü, bir dahaki pazarlamanda güneşin altında 4-5 saat pastırma olmamak beklememek için daha çok şey diyeceksin.

Senenin 12 ayı kara sapan ve çapaynan durmadan emek verdiğine mi yanacaksın?
Kazanacağım derken sermayeden zarar ettiğine mi yanacaksın? Seninle beraber 12 ay üretimde çalışan aile hakkının mecburi ihtiyaçlarını karşılayamadığına mı yanacaksın? Geçinemeyip elindeki 30 dönüm arazinin 5 dönümünü satıp elden çıkarttığına mı yanacaksın? Gelecek sene ekonomik gücün daha da düşeceğine göre artık köyde geçim yapamayıp büyük şehirlere kapağı attığında iş bulup bulamayacağına mı yanacaksın?

Yok mu bunun çaresi? Kardeş biz hep böyle çalışa çalışan mı sefalete sürüklenelim. Yok mu bu küçük çiftçinin sahibi. Bazı iyi niyetli aydınlarımız, bir söz söylüyorlar hani bize, küçük çiftçiye sömürülüyorsunuz diye. Yanlış bu söz kardeşim çok yanlış. Dedemi babamı sömürdükleri doğru ama bende sömürülecek madde kalmadı. Beni yiyorlar. Nasıl mı Afrika yamyamlarının insani yediği gibi emek gücümü hatta bütün varlığımı yiyorlar kanımızı emiyorlar kanımızı.

Geçende kitapçıdan tesadüfen bır Anayasa aldım Gözüm vardı 51 inci maddeye ilişti. Ne derse beğenirsin. Devlet Kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alır…
Çok sevindim. Hele 52 inci maddeyi okuyunca maddeylen sermest oldum.

Devlet halkın gereği gibi beslenmesini tarımsal üretimin toplum yararına uygun olarak artırılmasını sağlamak toprağın kaybolmasını önlemek tarım ürünlerini ve tarımla uğraşanların emeğini değerlendirmek için gereken tedbiri alır. Çok iyi çok beğendim.
Anayasaya emek verip yapanlara minnettarız.

Yalnız devlet baba imdadımıza yetişsin. Hükümetimiz şu sarımsağı ecnebilere ihracatçı tüccarın kaça sattığını yani kilosunun Türk parası olarak fiatını ticaret odasından ,sorup biz müstahsillere bildiriversin ki 1970 in ürünü sarımsak müstahsiline değerlendiriversin. Madem ki hepimiz yasaların içindeyiz bizler müstahsil olarak buna uyuyoruz. Devlette hükümet olarak Anayasayı uygulasın. Hükümetimizden bunu beklemek hakkımızdır sanırım.

( İZZET GÜLTEKİN - Taşköprü Çetme Köyü; BİZİM KASTAMONU, 7 TEMMUZ 1970)

(5) TAŞKÖPRÜLÜ GÖZÜ İLE MUSTAFAPOLAT

Mustafa Polat! Taşköprü'de çalışan ziraat mühendislerinden belki de tek iz bırakanıydı. Ben onu tanıdığımda da bunu anlamıştım, farklı bir kumaştandı o.. Sanki Köy Enstitülerini kuran İsmail Hakkı Tonguç'u izler gibiydim son zamanlarında.. Bizim alıştığımız da gördüğümüz de masa başında oturup ziraat mühendisliği yapanlardı hep.. İlk kez alışılmışın dışında bir kişilik, bir çaba ve Taşköprü'yü de Taşköprü halkını da köylüsüyle kentlisiyle çok seven ve on8lara yararlı olma coşkusuyla çalışan biri.. Yaptıkları yetmezmiş gibi köylerde okullara gidip köy çocuklarının beslenme düzenlerini ve alışkanlıklarını öğrenip bu konuda da yeni arayışları olan bir gerçek tarım ustası, üretmek isteyen köylülerin öğretmeniydi.

Ben o yıllarda işte Kemalist devrim hükümetinin tarım bakanı olacak kişi şu anda Taşköprü'de ziraat mühendisi olarak görevini köyde köylülerle birlikte tarlada sürdüyor, diye düşündüğümü biliyorum

Taşköprü'nün hem kazancı hem de yitiğiydi Mustafa Polat.. Daha çok yararlı olabilecekken haksız ama güçlü olanlar halkın,köylünün yanında yer alan bir mühendisten rahatsız olmazlar mı hiç..

Ama şunu da biliyorum ve gözledim ki emeği boşa gitmedi halk anladı ve sevdi onu...ve her halkın yanında olan gibi o da birilerinin nasırına basmış oldu.. Öyleleri hiç sevmediler onu..Hüseyin ERİKLİ

36
0
0
Yorum Yaz