29 03 2012

YAZARIN DİLİ, COĞRAFYASI, MEKANI

  YAZARIN DİLİ, COĞRAFYASI, MEKANI Yazarın KUŞADASI / 6 EYLÜL 2007 konuşma notları... Saygıdeğer konuklar, sanatçı dostlarım ..Açık oturumumuza hoş geldiniz,onurlar getirdiniz. Bir genelleme yaparak konuşmama başlamak istiyorum. Dostlarım, insanlık tarihi, haksızlıklar tarihidir, düzensizlikler tarihidir. Tarih sahnesinde bu durum ara sıra düzelir gibi olmuşsa da, haksızlık ve düzensizlik hep süregelmiştir. Günümüzde de sürmektedir. Bu haksız düzen gökten, Tanrıdan inmemiştir başımıza. Bu düzensizlik insan aklından çıkmıştır. İnsanlar yaratmışlardır bu haksızlığı.   İki ayağı üzerinde durmaya çalışan hayvanı, insana dönüştüren, kültürün ve uygarlığın asıl temelini oluşturan yüce insan “emeği” olmuştur. En eski Hint masallarında bile halı üstünde uçan insanlar anlatılmıştır. Bu ve buna benzer masallar, insan soyunun binlerce yıl öncesinde uçmayı düşlediğinin en iyi kanıtıdır. Emek sürecinin bu tarihi rolü, derinliğine incelenmemiş, çok yönlü  olarak anlatılamamıştır. “EMEK” diye bildiğimiz, insanın soyunun büyük bir enerjisini, yani o yüce, erişilmez hammaddeyi, yine bir takım insanlar, göksel tanrıları, dini kullanarak paraya çevirmişlerdir, parayı da “emek sömürücüleri” dediğimiz bir sınıf ele geçirmiştir. Böylece ilk çağlardan beri insanlar “köle sahipleri” ve “köleler” olarak ikiye bölünmüşlerdir. İnsanların çok büyük bir bölümü bu haksızlığa karşı çıkmış, büyük umutlarla döğüşmüşlerdir. Köle sahipleri de bu durumlarını korumak i&cc... Devamı

29 03 2012

YAZARIN DİLİ, COĞRAFYASI, MEKANI

YAZARIN DİLİ, COĞRAFYASI, MEKANI Yazarın KUŞADASI / 6 EYLÜL 2007 konuşma notları... Saygıdeğer konuklar, sanatçı dostlarım ..Açık oturumumuza hoş geldiniz,onurlar getirdiniz. Bir genelleme yaparak konuşmama başlamak istiyorum. Dostlarım, insanlık tarihi, haksızlıklar tarihidir, düzensizlikler tarihidir. Tarih sahnesinde bu durum ara sıra düzelir gibi olmuşsa da, haksızlık ve düzensizlik hep süregelmiştir. Günümüzde de sürmektedir. Bu haksız düzen gökten, Tanrıdan inmemiştir başımıza. Bu düzensizlik insan aklından çıkmıştır. İnsanlar yaratmışlardır bu haksızlığı. İki ayağı üzerinde durmaya çalışan hayvanı, insana dönüştüren, kültürün ve uygarlığın asıl temelini oluşturan yüce insan “emeği” olmuştur. En eski Hint masallarında bile halı üstünde uçan insanlar anlatılmıştır. Bu ve buna benzer masallar, insan soyunun binlerce yıl öncesinde uçmayı düşlediğinin en iyi kanıtıdır. Emek sürecinin bu tarihi rolü, derinliğine incelenmemiş, çok yönlü olarak anlatılamamıştır. “EMEK” diye bildiğimiz, insanın soyunun büyük bir enerjisini, yani o yüce, erişilmez hammaddeyi, yine bir takım insanlar, göksel tanrıları, dini kullanarak paraya çevirmişlerdir, parayı da “emek sömürücüleri” dediğimiz bir sınıf ele geçirmiştir. Böylece ilk çağlardan beri insanlar “köle sahipleri” ve “köleler” olarak ikiye bölünmüşlerdir. İnsanların çok büyük bir bölümü bu haksızlığa karşı çıkmış, büyük umutlarla döğüşmüşlerdir. Köle sahipleri de bu durumlarını korumak için çalışmışlardır. Binlerce yıldan beri insanlar bunun için öldürülmüşlerdir. Tarih boyunca hep... Devamı

29 03 2012

Türk Sinemasına ÖYKÜLERİ En Çok Uyarlanan Yazar Osman Şahin

Türk Sinemasına ÖYKÜLERİ En Çok Uyarlanan Yazar Osman Şahin |  görsel 1

  Türk Sinemasına ÖYKÜLERİ En Çok Uyarlanan Yazar Osman Şahin'den 23. Film "YAĞMURDAN SONRA" Yönetmenliğini Görkem Turgut’un üstlendiği Yağmurdan Sonra, yakın tarihimizin önemli bir kesitini 12 Eylül dönemini arka plana alan film, cezaevine giren Nuri isimli bir yazarla, cezaevi müdürünün karısı Sumru’nun kesişen yolları ve doğan yasak aşkını konu alıyor. Senaryosunu Osman Şahin’in Üzüm Bağları isimli öyküsünden esinlenilerek yine Görkem Turgut yazdı, başrollerini Serhan Yavaş, Pelin Batu ve Turan Özdemir paylaştı.   12 Eylül askeri darbesinin hemen ardından, fikirlerinden ötürü tutuklanan Nuri İlker (Serhan Yavaş), ağır işkenceli sorgularda kalır ve uzun yıllarını cezaevinde geçirir. İyi halinden dolayı Gökçeada Yarı Açık Cezaevi’ne sevk edildiğinde ise, bu kez karşıt fikirlerinden ötürü cezaevi müdürü Halim Özay’la (Turan Özdemir) gergin anlar yaşar. Öte yandan Gökçeada’da üzüm bağlarındaki çalışmalar sırasında tanıştığı Sumru’ya (Pelin Batu) aşık olur. Ne var ki Sumru (Pelin Batu), evli bir kadındır ve cezaevi müdürünün karısıdır.    '60'in üzerinde Ulusal ve Uluslararası Festivallere katılım ve “35” Ödül “…Osman Şahin’in betimlediği görünümler ve kişilikler öylesine dramatik ve canlıdır ki Şahin doğal bir senaryo yazarı olarak da iz bırakmıştır. Tekniği cinéma vérité ye benzemekle birlikte, okurlarına köylülerin ve genelde emek&... Devamı

29 03 2012

Fotoğraf

Fotoğraf |  görsel 1

  YÜRÜDÜĞÜM İZLER... Adam Öykü Dergisi, 1999   Dört yanı sarp aşılmaz dağlarla tıkanmış, dünyadan yalıtlanmış, ıssız ortamların ağırlaştırdığı Toroslarda’daki köyümde, yarı pagan, Müslüman-Şaman karışımı göçebe kültürlerin harman olduğu ortamlarda geçti çocukluğum. Okuma yazma bilenimiz pek az olmasına karşın, bizler, Dedemkorkut’u, Hz.Ali cenklerini, Zaloğlu Rüstem’i, Sürmeli Bey’i, Yunus Emre’yi, Nasreddin Hoca fıkralarını, Köroğlu’nu, Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı, Dadaloğlu’nu, ağıtları, yakımları henüz çocuk yaşımızda ezbere bilir söylerdik. Her evin, her obanın, köyün, yaşlı kadınlarla erkeklerden oluşan canlı birkaç anlatıcısi olurdu. Bunlar köylerin, obaların, soylarının geçmişlerini, tarihini, maceralarını ezbere bilen, canlı birer sözcük müzeleri, bellek depoları ve anlatı kasalarıydılar.   Kendi ailemin de anlatıcıları vardı ve ben, yüz elli yıl öncesine dek aile büyüklerimin nerelerden geldiklerini, aşklarını, kavgalarını çocuk yaşımda ezbere bilirdim.   Anlatıcı söze başlamadan önce, anlatacağı destanı, masalı, öyküyü, daha önce kimden duymuşsa, onun adını anar: “Ben bu masalı vaktiyle filan kimseden duymuştum, oda, vaktiyle filandan duymuş” gibisinden bir giriş yaptıktan sonra başlardı anlatısına. Bilinen konular tekrar tekrar anlatıldığından, konuyu ilginç kılmak için bazen değişir, bambaşka vurgulamalar yaparak olayı sıcak tutardı.   Anlatıcı böylece geçmişi doğrular, geleceği yüreklendirirken, sürekli “söz akıttığı,nefes tükettiği için”, kimse sözünü kesemezdi. Kesmeye kalkanlar, “sözün suyun ak... Devamı

29 03 2012

ÖYKÜDEN SİNEMAYA TOROSLAR’DA SİNEMA ÇERÇİLERİ YILMAZ GÜNEY VE KÜ

ÖYKÜDEN SİNEMAYA TOROSLAR’DA SİNEMA ÇERÇİLERİ YILMAZ GÜNEY VE KÜ |  görsel 1

  EDEBİYAT & SİNEMA Notları...   ÖYKÜDEN SİNEMAYA TOROSLAR’DA SİNEMA ÇERÇİLERİ YILMAZ GÜNEY VE KÜRDAN KUŞLARI Soke Ekspres... Osman Şahin; “ Sinema ve Edebiyat” balıklı sunumuna; ünlü film yönetmeni Costa Gavras’ın “ edebiyat, sinemanın anasıdır” sözü ile başladı. Osman Şahin; “Benim sinema maceram Yılmaz Güney ile başlar. Yılmaz Güney’in senaryo yazmayı öğrettiği ender öykücülerden biriyim” dedi. Osman Şahin konuşmasının devamında Yılmaz Güney üzerinden Türkiye sinema tarihçesinden anılarını anlattı. Ayrıca senaryosunu yazdığı birçok film ve edebiyat ilişkisi hakkında bilgi verdi ve “sinemanın dili de bir şiirdir” dedi. Yapılan sunumlardan sonra “Tartışma ve Dinleyici Katılımı” gerçekleştirildi. İzleyiciler çeşitli sorular yönelttiler. Sorulardan birine Osman Şahin; “Amerikan filmleri sinema salonlarımızı adeta sarmış durumda. Bir Amerikan filmi geldiğinde, 400’ün üzerindeki sinema salonunda aynı anda oynatılıyor ve bu sürede bizim filmlerimize boykot uygulanıyor. Bir ülkeyi ile geçirmek istiyorsanız; o ülkenin sinema salonlarını ele geçirin” dedi. “Türk Sineması Film Afişleri” Sergisi  Kuşadası Öykü ve Şiir Günleri kapsamında 9 Ekim Perşembe günü “Türk Sineması Afişleri” sergisi açılmış ve ünlü sinema tarihçi ve arşivcisi Agah Özgüç’ün kendi arşivinden seçtiği önemli 40 filme ait afişin yer aldığı sergi büy&uu... Devamı

28 03 2012

TÜRKİYE-AFGANİSTAN NEREDEN NEREYE? / Zeki Sarıhan

TÜRKİYE-AFGANİSTAN NEREDEN NEREYE?   Zeki Sarıhan   1921’den önce Türkiye ile Afganistan arasında diplomatik bir ilişki yoktu. Çünkü Afganistan bağımsız bir devlet değildi. İngiliz sömürgesi olan Hindistan’ın bir parçası sayılıyordu. Afganlılar uzun süre İngilizlerle çarpıştılar. Emir ilan edildiğinin ertesi günü Emanullah Han, bütün reisleri, orduyu ve halkı toplayarak Afganistan’ın tam bağımsızlığını ilan etti. 3 Mart 1919 günü de İngilizlerin Hindistan valisine bir mektup yazarak “Hür ve bağımsız Afganistan’ın İngilizlerle anlaşmalar yapmaya” hazır olduğunu bildirdi. Bu tarih Afganistan’ın bağımsızlık günüdür. Buna karşı İngilizler savaşla karşılık verdiler ama 8 Ağustos 1919’da Ravalpindi anlaşmasıyla Afganistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldılar.             Diplomatik ilişkiler kurmak için Amerika’ya gönderilen bir kurul, İslam ülkelerinin bağımsız olamayacağı gerekçesiyle kabul edilmedi ve alayla karşılandı. Afganistan’ı ilk tanıyan ülke Sovyetler Birliği oldu.             Anadolu basınında Afganlıların yiğitliklerini öven yazılar yer alıyordu. Afgan Emiri, Yunanlıların Anadolu’daki zulümlerini durdurması için İngilizler nezdinde birkaç girişimde bulundu. İttihatçıların ileri gelenlerinden Cemal Paşa da yurtdışına çıktıktan sonra Moskova’dan Kabil’e geçerek Afganistan ordusunun modernleşmesinde görev aldı. İttihatçılar Afganistan üzerinden İran ve Hindistan’a ulaşarak buralarda İngilizlere karşı hareketler yapmak istiyorlardı. Ankara, İttihatçıların bu ilişkilerde aracılık yapmalarını kabul etmeyerek Afganis... Devamı

30 11 1999

Uluer Aydoğdu'dan Birkaç Kase Denizsuyu

Uluer Aydoğdu Sevgili Uluer Aydoğdu'nun izniyle... Hazırlayan : Mahzun DOĞAN martılara bak güllere öteki kuşlara kertenkelelere uygarlıkları yok çünkü zamanları yok nefrete ölmeye öldürmeye   Uluer AYDOĞDU 6 Mart 1964'de Saray/Tekirdağ'da doğdu. Uzun süre Ankara'da yaşadı. 2001 yılında İzmir'e yerleşti. Şiirleri Çağdaş Türk Dili, KavramKarmaşa, Eşik, ÖyküŞiir, Kum, Şiir Ülkesi, Ada, Lal ve Pencere dergilerinde yayımlandı. "Denizsuyukasesi" adlı fanzini çıkarıyor. YAPITLARI Yaşlı Büyücünün Memeleri, Prospero Yayınları, 1994, Ankara Hayal/Et Hiç Bitmeyecek Çünkü, Pervaz Yayınları, 2005, Ankara. ŞİİRLERİ Başlayınca Rüzgâr Bunlar Ne Ki Hep İlk Defa Bak Hiç Bitmeyecek Çünkü Kadın Gitti Kristal Oldu, Öyle İstedi Yolcu Yürüdükçe   BAŞLAYINCA RÜZGÂR "Kadınlar mı? Onların ısırığıyla ölebilirsiniz, ama hayatınızı onlar hakkında kötü konuşarak kirletmeyiniz." Jose Marti başlayınca rüzgâr başlayınca gökyüzü o kılçıksız deniz anlayacaksın içinde özgürlük içinde sevinç içinde aşk akan cinnetin kabarışını taşmasını bunlar ne ki gamzelerinde füsun var senin ellerinde sihir ve ışık soyum sana yaklaştıkça zenginleştim mavileştim arkana bakma cehennemde bir yüreğim kuzgun konuşmaya başladı çekil kendi önünden buyurdun: mum gibi erimeye başladı yol söyle herkese sonsuz bir aşkın malzemesinde: kor bir hasret bol tanrılı yağmurlarla yıkanmış akşam üzerleri kucağına doğduğun ay gökyüzü söylemiştir bunları ... Devamı

26 03 2012

Tanı Bunları! Attila İlhan Görüntü ve Gerçek İsmail Hardal

  Tanı Bunları! Attila İlhan Görüntü ve Gerçek İsmail Hardal Coğrafyamızda kültür/sanat/estetik alanındaki sanatçıların ve sanat akımlarının değerlendirmelerinin yerli yerine oturabilmesi için sadece eserinin içeriğini değerlendirmek yeterli değildir. Çünkü sanatçı toplumdaki olay ve olgulara belirli bir dünya görüşü ve bu dünya görüşünün yöntem ve sanatsal teknikleri üzerinden bakarak, nesnel gerçekliğe müdahale etmektedir. Sanatçının dünya görüşü/ideolojisi, sanatçının hem sanatsal yaşantısını hem de genel yaşantısını ve tavırlarını belirlemektedir. Bu durum sanatçının genel sanatsal yaşantısının içinden, kültürel ve politik yaşantısına da bakmak gerekliliğini ortaya çıkarır. Çünkü sanatçının bize yansıyan kısmı görünen tavır kısmıdır. Bu tavrın ortaya çıkmasında yaşanan bir arka plan vardır. Bu arka planı görebilmek için de sanatçının diğer alanlardaki yaşantılarının anlaşılması gereklidir. Bize gösterilen/pazarlanan imajını da dikkate alarak bir bütün olarak sanatçının incelenmesi bir zorunluluk olarak kendisini dayatır. Bu iş hem zahmetli hem de cesaret gerektiren bir iştir. Sosyalist gerçekçi sanat akımı kendi kanalını oluşturabilirse, görüntü ve görüntünün arkasında duran gerçeği ortaya koyarak ilerleyebilirse, kanalın mecrasını derinleştirebilir ve hareketin debisini ve ivmesini artırabilir. Diğer insanlar gibi sanatçılar da ilk edindikleri kimlik ve kişiliklerinin sürekliliğini sağlayabilmesi için örgütlü olmaları, örgütsel sürekliliklerin her koşulda sürdürmeleri ve kendilerini sürekli derinleştirerek yeniden üretmeleri ... Devamı

26 03 2012

“Rıfat Ilgaz Yüz Yaşında…” (7 Mayıs 1911 - 7 Temmuz 1993) Sırrı

  “Rıfat Ilgaz Yüz Yaşında…” (7 Mayıs 1911 - 7 Temmuz 1993) Sırrı Öztürk Bazı günlük basın-yayın organlarında ve edebiyat-sanat-kültür dergilerinde “Rıfat Ilgaz Yüz Yaşında” başlığı ile pek çok yazı hazırlandı. Tv’lerde de konu edildi. Bana da, Rıfat Ilgaz’ı yakından tanıyan ve diyalogu olan biri olarak “Sen de yazar mısın?” önerisinde bulundular. Evet, talep oldukça yazmaya yazarız da, gerek imzamız gerekse burjuva ve küçükburjuva “sol cenah” eğilimlerin dışındaki konumumuzla yazdıklarımız yayınlanır mı? diye kaygılarımızı da iletmeden edemedik. Bu türden yazı veya röportaj taleplerinde ve deneyimlerimizde hiçte hoşlanmadığımız olaylarla karşılaşmıştık. Bu türden niyetlerle kapımızı çalanlar daima dostluk ve güler yüz görmüştür. Fakat kaleme aldıklarımız birilerinin işine gelmediği için ya yayınlanmamıştır ya da ideolojik/sınıfsal konumlarına uygun gelmediği düşünülerek ve de iznimizi almak ihtiyacını dahi duymadan tahrif edilmiştir. Onlarca örneği belgelidir. Dileyen araştırıp inceleyebilir. Sanat Cephesi Dergimiz, “Bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliği” ilkeselliğini boşuna sıkça tekrarlamıyor. Evet, gündemde sıcak tutmaya çalıştığımız bu türden ilke ve amaçlarımızı dillendirmekte son derece haklı bir yerdeyiz. Aleyhimizdeki pek çok faktöre ve her şeye rağmen, bu tavrımızı bilinç ve kararlılıkla sürdürmekteyiz. “Yazım, şiirim nerede çıkarsa çıksın…” anlayış ve ilkesizliği bu memlekette âdeta bir gelenek haline getirildi! Öyle mi olmalıydı? Yazar, şair gibi isim ve sıfatları olan insanların her birinin düşünce ve davranışları bir değildi. Bir olmak du... Devamı

20 03 2012

İzmir Büyükşehir Belediyesi davası, İzmir'deki STK'ları

İzmir Büyükşehir Belediyesi davası, İzmir'deki STK'ları  |  görsel 1

Herkes orada, STK'lar nerede? İzmir küçük Millet Meclisi'nde “yargıda reform paketi” yerine “Aziz Kocaoğlu ve ekibine karşı açılan dava” konuşuldu. CHP Muğla Milletvekili Nurettin Demir, AK Parti Grup Başkan Vekili Kenan Çakar'ın katıldığı toplantıya, Aziz Kocaoğlu da avukatlarıyla katıldı. 2-3 sivil toplum temsilcisi dışında STK'lar yine konuya ilgisiz kaldı. Toplantı sonunda katılımcılar İkMM'ye düzenledikleri bu toplantılar nedeniyle ve özellikle bu ay seçilen konuyla ilgili olarak teşekkür ettiler. (Fotoğraflar için tıklayın) İkMM, 3 Şubat 2012 Cuma günü toplandı. “Yargıdaki Değişiklik Paketi Derde Deva Olacak mı?” ve “İzmir Büyükşehir Belediyesi Operasyonunda Kim Haklı?” konularının konuşulacağı toplantıda bir süre sonra genel arzu üzerine ve aslında her iki konunun birbirini tamamladığı düşünülerek yerel konu yani Aziz Kocaoğlu ve ekibine karşı açılan dava konuşuldu. CHP Muğla Milletvekili Nurettin Demir, AK Parti Grup Başkan Vekili Çakar'ın katıldığı toplantıya, Aziz Kocaoğlu'nu temsilen avukatı Nilay Gökkılınç, İzmir Barosu Başkan yardımcısı ve aynı zamanda İZENERJİ Genel Müdürü Ali Subuktay'ın avukatı olan Ercan Demir katıldı. Ülkemizde ilk kez bir büyükşehir belediye başkanı ve yöneticilerine karşı açılan ama aslında "geneli" yakından ilgilendiren bu davanın konuşulduğu küçük Millet Meclisi'ne hukukçular, siyasi parti temsilcileri ve medya ilgi gösterdi. STK'lardan ise İzmir'de alışılageldiği gibi 2-3 sivil toplum temsilcisi dışında katılım olmadı. Moderatörlüğünü Pervin Mısırlıoğlu E.'nin gerçekleştirdiği toplantıda yapılan konuşmaların detayları şöyle... Amaç üzüm yemek... Devamı

24 02 2012

bridgit facebook ve twitter

bridgit facebook ve twitter |  görsel 1

arkadaşlar az önce bridgit 'imin... ...Kaynak : bridgit-mendler.blogcu.com Devamı

24 02 2012

“Yeşil Yurt” Hikâyesi Mehmet Rauf

“Yeşil Yurt” Hikâyesi Mehmet Rauf Servet-i Fünuncuların müşterek vasıfları, istibdat idaresine karşı kanlı, yırtıcı bir husumetti. Bu husumet Saray’a karşı başlamışken yavaş yavaş bu idareye tevekkül ve tahammül ve onu tagdiye ve idame eden memleket hayatına da sirayet etmişti. Her gün menfur tecelliyatına şahit olduğumuz Saray şenaatleri bizi zehirliyor, artık burada yaşamayı tahammül edilemeyecek bir işkence haline getiriyordu. Bilhassa Fikret, bu hususta herkesten ziyade galeyanlıydı. O, bu hallerden artık hasta gibi olmuş, nefret ve tahammülsüzlüğünü bütün Boğaziçi’nin serapa nur ve şaşaaya müstagrık bırakıldığı 19 Ağustos cülus geceleri Rumelihisarı’ndaki yalısında tek bir kandil bile yaktırmayıp o geceyi sabahlara kadar zulmet içinde geçirecek derecede cesaretini ilerletmişti. Yine ben cülus günlerinden birinde Beyoğlu hıncahınç kalabalık ve sokaklar baştanbaşa donanmış bir halde iken Tepebaşı bahçesinde oturuyordum. Mızıkacılar yavaş yavaş toplandılar ve birdenbire çalmaya başladılar. Cülus şerefine Hamidiye Marşı’nı çalmaya başlamasınlar mı? Bahçeyi dolduran halk hey’etiyle marşı ayakta dinlemek üzere kalktılar, şimdi ben de kalkacak mıydım? Kalkmamak mevcut hafiyeleri faaliyete sevk ederek bin bir tehlikeyi başıma yağdırmak olmaz mıydı? Bütün varlığım isyan ve tuğyan ederken bu melun marşa ayağa kalkmak mümkün müydü? Mücadele kısa oldu. İlk saniyeler zarfında tereddüdüm ve hareketsizliğim etrafın dikkatini celp ediyor, herkes bana bakıyordu. O zaman ani bir kararla sıçradım, çalgıyı ayakta vaz’-ı ibadetle dinlememek için masaların arasından geçerek kapıdan sokağa fırladım. Bu nazar-ı dikkati celp etmişse bile, müdafaası kolay bir hareket olmuştu. Ve bu tehlikeli bir hareket bile olsa marşı kaimen dinlemekten kurtulmuştum. İşte o idareye karşı tuğyanımız böyle hareketlere kalkışacak ve böyle tehlikeleri göze alacak kadar kızışmış ve köpürmüştü. Başka bir makalede nakledeceğim üzere İngiltere Sefarethanesi’ne birçok imzalarla bir temenni takririn... Devamı

24 02 2012

Kaftanoğlu, Ey Kaftanoğlu! Tarık Dursun K.

Kaftanoğlu, Ey Kaftanoğlu! Tarık Dursun K. Padişah bile naçare Ölüme var mı bir çare Nideyim ah yar nideyim Alıp başımı gideyim Bir varmış, bir yokmuş; pek çalma sazını amca, pek çalma, cevizin altı tanzara, pek çalma sazını amca, pek çalma; derelerde biter kamış, süpürgesi yoncadanmış, pek çalma sazını amca, pek çalma, ben dut ağacı değilem, her geçene eğilem. Pek çalma sazını amca, pek çalma, ben daha küçüğüm, pek çalma sazını amca, pek çalma; yarının büyüğüyüm, kadife çeker gönlüm, pek çalma sazını amca, pek çalma. Pek çalma sazını amca, pek çalma, uzadım dal oldum, pek çalma sazını amca, pek çalma, yandım bir hal oldum, pek çalma sazını amca, pek çalma, tutuştum yandım, yandım kül oldum, pek çalma sazını amca, pek çalma. Evvel evvel içinde, evvel zaman içinde, memleketin birinde adına Kaftanoğlu derler bir yiğit yaşarmış. Boylu boslu, heybetli, güçlü kuvvetli, huyu güzel, yüzü güzel; kalın kaşlı, kaytan bıyıklı bir yiğitmiş ki, yiğit derim sana. Uçan kuşa, yerde sürünüp gidene sözü geçer, hatırını saymayan beyleri, ağaları zarı zarı ağlatır, yoksul kısmısını ise güldürürmüş. Malı mülkü, bağı bahçesi, atı atlısı, oğulu uşağı çokmuş. O kadar çokmuş ki, bir sofraya oturduklarında şimşir kaşıkların sesleri yarım günlük yoldan insanın kulağına varırmış. Aman dileyeni bağışlar, açım diyeni doyurur, çıplağum diyeni de tepeden tırnağa giydirirmiş. Bu Kaftanoğlu, Berda adını verdikleri bir yörede yaşarmış. Berda’nın adı yedi iklim dört bucakta herkesçe bilinir. Kaftanoğlu ile bir anılır, yine bir sayılırmış. Her gün her gün nice beyler ağalar Kaftanoğlu’nu ziyarete gelir, onunla birlik, onunla yol arkadaşı olduklarını söyler, önünde diz vururlarmış. Konaklarda ağırlanan beyler ağalar o kadar çokmuş ki, onların bir günde içtikleri çay kahve, koca bir kentin bir yılda içtiklerini kat kat aşarmış. Ayrıca konaklardaki her odanın musluklarından süt, bal pekmez akarmış. Bir başka yalakta da halis camız sütünden yayıklanmış mis gibi camız kaymağı bulundur... Devamı

24 02 2012

Bir Varoluş Biçimi Olarak Yazı ya da Franz ile Felice Nedim Gürs

Bir Varoluş Biçimi Olarak Yazı ya da Franz ile Felice Nedim Gürsel Bir süredir karlı Berlin gecesinde –gecelerinde– neredeyse unutmaya başladığım Türkçe sözcüklerle boğuşurken, lambanın ışığında beyaz kâğıdın boşluğuna, uçumuna doğru çekilmeden –düşmeden– önce Kafka’yı düşünüyorum. Onun yalnızlığını, kendini tümüyle edebiyata adamak, adayabilmek için katlandığı acıları, dünyadan, aşklardan, yeryüzü nimetlerinin tümünden uzak durma kararlılığını. Eğer yazmak her sözcükle biraz daha derine inmekse, sonu belirsiz bir kazıya başlayıp kendini hırpalamaksa, “Yazılmamış Kitaplar Mezarlığı”nda söylediğim gibi derin ve karanlık bir kuyudan çekip çıkarmaksa sözcükleri, cümlelerle gelen o benzersiz ve büyük yalnızlığı kimseyle, hiç kimseyle paylaşmamaksa yazmak, Kafka’nın deyimiyle “salt edebiyattan ibaret” bir gölgeye, bir varoluş biçimine dönüşmekse, bu içe kapanışın elbette bir bedeli olmalı. Benim, yalnızlığımı daha da çoğaltan, derinleştiren, ikide bir “şeytanın iğvası”na uymama, onun peşine takılmama yol açan bu karlı Berlin gecelerinde ödediğim bedel, Kafka’nınkinin yanında hiç kalır. Yine de, karım ve kızımdan uzakta, bir bakıma bekârlık günlerime dönüş –ama geçici bir dönüş– olarak yaşadığım zamanları “kârhaneme” kaydediyorum. Kaydederken de, ister istemez Kafka düşüyor aklıma. Onun yazma konusundaki titizliğini, ödünsüz tavrını anımsıyor, yazarlara neden bekârlığı öğütlediğini daha iyi anlıyorum. Ben de, çok şükür bekârım burada, bekâr sayılırım. Gece ne yatağımı paylaşan biri var, ne sabah uyandığımda yanımda bir kadın buluyorum. Ne arayıp soran var, ne işime karışan. Ne de, kafamı karıştıran. Çünkü bazen, genellikle de bir aşkın başlangıcında, kafa karışır, karışacaktır. O zaman, sevilen, istenen, ama birlikteyken katlanamadığınız kadın, giderek bir saplantıya dönüştükçe, yazının dünyasından uzaklaştırır sizi, teslim alır. Gecenin, edebiyatın, size özgü bir dünya yaratma özgürlüğünün değil, bir tutkunun kölesi yapar. Yıllar önce Türk Dili’nin mektup özel s... Devamı

24 02 2012

EDİTÖR'DEN

“Ne Kadar Çirkinsin, Seni Çok Seviyorum” Pelin Özer   I. Konser başlamadı daha, gürültüyü izliyorum Parmaklarım seğiriyor, mutsuzluk geliyor aklıma Paslı teneke notaları başıma yağacak birazdan O dönüp gelecek gittiği yerden Kristal avize başıma dökülmez Sahnedeki kamera bana doğru kıvrılmaz Yerdeki karıncalar dizlerime tırmanıp Kaybettiğim aşkı fısıldamaz II. Hemen bira içmemiz gerekiyormuş, öyle söyledi Yalnız kalınca gördüm kırmızı gözlü olanı Birdenbire ufaldı bakışımın ekranı Kıvrık kirpikleri, mavi çilleri, burnunun ucunda kelebeği Cızırdayan radyo adımı sormaz Duvardaki ilanlar dile gelmez Saklandığı yerden beni izlemez ay Fareler halimden anlamaz III. Kanımın izlediği yol tersine döndü Tırnaklarım döküldü, birden boyum kısaldı Suyun altında öpüşen iki böcek gördüm Ağını yağmalayan kırgın bir örümcek Bulunmayan gezegene gidilmez Şantiyede denize girilmez Tuğlalara sürtünen demir beni duymaz Bozuk motorun yankısı olmaz IV. Hiç böyle canlı görünmemişti bana Kulağımın kıyısına oturup şaşkınlığımı içti Sonra aşağı zıplayıp gözlerime baktı “Ne kadar çirkinsin, seni çok seviyorum” deyip kaçtı Olmayan bedene ses verilmez Titreyiş tekrarlanmaz Sahneden müzisyenler inince bitmez nota Danseden demirler ölmez V. Konser başladı. “Dur, beni bekle” dedim ama duymadı Şahdamarına vurulmuş bu müziğin Kulaklarım çıldırıyor duymaktan ama o gitti Biranın köpüğüne gizlediği sesle dudaklarım sevişti Kalem sesi öldürmez Çığlık bayıltmaz kendini Koşsan da yetişemezsin olmayana Aşka düşen kalkmaz ayağa   EDİTÖR&#... Devamı

24 02 2012

Otobüs / Erhan Bener

  Otobüs Erhan Bener   Çok yorgunum. Sıcak beynimi uyuşturuyor. Durağın tentesi yok. Güneş tam tepemde. Gidecek daha epeyce bir yolum var. Orasının neresi olduğunu da tam olarak bilmiyorum. Aldığım ilaç bilincimi bulanıklaştırmıştı, uyku sersemi, söyleneni tam algılayamadım. Nasıl olsa bulurum diyorum. Birisine sordum. Bu durağı gösterdi, son durakta inecekmişim. Hat numarasını da söyledi, ama unuttum. Levhada yazılı numaraların son iki rakamı hep aynı. Demek hepsi eninde sonunda oraya gidecek. Gideceğim yerin adresini orada birilerine sorup öğreneceğim. Bu otobüslere kartla binildiğini söyledi, durakta danıştığım adam. Benim kartım yok, dedim. Önemli değilmiş. Biletçiye bilet parasını verirsem, o elindeki kartı kullanır, binmeme izin verirmiş. Kart daha ucuz olduğu için, biletçi bu işten kârlı çıkıyormuş. Nasıl diye sordum. Bana akıl veren adam birden telaşlanıp uzaklaştı. Ben şimdiye kadar bu tür bir sahteciliğe hiç alet olmadım, ama anlaşılan bu kez başka çarem yok. Bugün mutlaka oraya gitmeliyim. Durağa geldiğimde kimse yoktu. Durak, neredeyse bir stadyum büyüklüğünde kocaman bir alanın orta yerinde, küçücük bir ada gibi. Otobüsün ne taraftan geleceğini tahmine çalışıyorum. Alan bomboş. Alanın çevresindeki, birbirine yapışık kırk elli katlı gökdelenler, dev ejderhaları andırıyor. Kimsecikler yok görünürde. Ürkütücü bir sessizliğin ortasındayım. Derken, birden, göz açıp kapayıncaya kadar, kalabalıklaştık. Nereden geldiler, nereden ortaya çıktılar, kestiremedim. Belki yakınlarda bir yeraltı tren istasyonu vardır diye çevreme bakındım. Göremedim. Bu kadar insanın hepsi aynı otobüsü bekliyor olamaz diyorum ... Devamı

24 02 2012

Deli Kadın Hikayeleri / Mine Söğüt

  Deli Kadın Hikâyeleri Mine Söğüt   Naz Neden Derine Gömmemiş Kediyi? N Neden? Neden öldürdü bebekleri? Neden hepsini yandaki arsaya gömdü? Neden kimse fark etmedi... o eve bebeklerin geldiğini... o evde bebeklerin öldüğünü... bebeklerin yandaki arsaya teker teker gömüldüğünü... — Naz! Ne yapıyorsun öyle elinde kazma kürek? Kedi mi gene? — Kedi Fadik abla... kocaman tekir bir kedi. Dün gece yine sarhoşun biri ayı gibi geçmiş sokaktan. Koca hayvanı pestile çevirmiş... biliyorsun sabah pencereyi açınca... tam da evin önünde... ölü tekir kediyle göz göze... — Tamam tamam kes anlatma! İçim kaldırmıyor senin ölü kedilerini... Annesinin kocaman parlak gözleri vardı. Saçları oksijenle açılmış, kalın kızıl sarı halatlar gibi omzundan beline akardı. Kocaman kalçaları, kocaman elleri ve kocaman ayaklarıyla etrafına her daim asabiyet saçardı. Henüz annesinin onu dolunaylı bir gecede, kasabanın garındaki hurda vagonlardan birinde, bir başına, çığlıklarını demir gürültüsüne kata kata doğurduğunu bilmiyordu. Dünyayı pis bir döşek, bitmesin diye az, çok az yakılan ve üstünde yoksul çorbalar kaynayan küçük mavi bir tüp, bir de içi paçavra dolu tahta bir valizden ibaret sanıyordu... Annesi onu gün boyu uyumaya zorluyordu. Yaşama anca geceleri izin vardı. Gündüzleri demiryolunda deli bir anne kızıyla saklambaç oynuyordu. Birki üçdört beşaltı yedisekizdokuz on... önümarkamsağımsolum sobe saklanmayan ebe. Gar bekçisi canı çektikçe becerdiği halat saçlı kadınla kendisinden olma ihtimalini ancak çok çok &cced... Devamı

24 02 2012

Bir Başka Ev: Cihangir / Orhan Pamuk

  Bir Başka Ev: Cihangir Orhan Pamuk   Bazan da annemle babam birlikte kaybolurlardı. Böyle bir sefer, 1958 kışında ağabeyim bir süreliğine iki kat yukarı halamla eniştemin dairesine yollandı. Beni ise bir akşamüstü Nişantaşı’na gelen teyzem Cihangir’deki evine götürdü. Hüzünlenmeyeyim diye bana çok iyi davrandığını, ilk dakikadan başlayarak daha arabadayken (Chevrolet) “Senin için Çetin’e akşam yoğurt aldırıyorum” dediğini, yoğurt ile ilgilenmezken bir şoförleri olduğu için etkilendiğimi hatırlıyorum. Dedemin yaptırdığı ve yıllar sonra bir dairesinde yaşayacağım büyük apartmanın asansörsüz, kalorifersiz ve dairelerin de küçük olması bende bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Dahası yeni evimde ertesi gün hayata hüzünle alışmaya çalışırken, pijamalar giydirilerek, el bebek gül bebek yatırıldığım öğle uykusundan uyandıktan sonra, Pamuk Apartmanı’ndan edindiğim bir alışkanlıkla, evdeki hizmetçiye “Emine Hanııım, gel beni kaldır, giyindir” diye buyurduğumda beklenmedik bir şekilde terslenmem beni sarsmıştı. Belki de bu yüzden, orada geçirdiğim günler boyunca kendimi ağırdan sattım, biraz hava bastım. Teyzem, gazeteci, şair editör (Melling’in bir tıpkıbasımının yayımcısı) kocası Şevket Rado ve benden yedi yaş büyük, on iki yaşındaki kuzenim Mehmet’e, bir akşam yemeğinde, duvardaki beyaz çerçeveli kitsch resimden başı kasketli ve sevimli bir benzerim bana bakarken, amcamın Başbakan Adnan Menderes olduğunu çok fazla önemsemeden söylemem umduğum gibi saygılı bir şekilde karşılanacağına, gülüşmelere ve alaycı sorulara yol açtığı için harksızlığa uğradığımı hissettim. Çünkü amcamın başbakan olduğuna da içtenlikle inanıy... Devamı

24 02 2012

“Fetih” mi, “Düşüş” mü? / Orhan Pamuk

  “Fetih” mi, “Düşüş” mü? Orhan Pamuk   Bazı meyvelerin adı da tadı da dünyanın her yerinde aynıdır. Bazı olayların ise adı da anlamı da dünyanın neresinde bulunduğunuza bakar, öyle ki olayın nasıl adlandırıldığına bakarak dünyanın neresinde, Doğu da mı, Batı da mı olduğumuzu çıkarabiliriz. 29 Mayıs 1453’te olan şey, Batılılar için Constantinople’un Düşüşü, Doğulular içinse İstanbul’un Fethi’dir. Kısaca “Düşüş” ya da “Fetih”. New York’ta Columbia Üniversitesi’nde okuyan bir yakınım bir ödevinde “Fetih” kelimesini kullandığı için Amerikalı profesör tarafından milliyetçilikle suçlanmıştı. Liseyi Türkiye’de okuduğu için olaya Türk milli eğitiminin kelimeleriyle bakan yakınımın kalbi oysa biraz da Ortodokslardan yanaydı. Ya da belki de olayı aslında ne fetih ne de düşüş olarak görüyordu, ama ya Hıristiyan ya da Müslüman olmaktan başka bir seçeneği olmayan kimi bahtsız harp esirleri gibi iki dünya arasında kalmıştı. İstanbullular olayı “Fetih” olarak kutlamayı son yüzyılda Batıcılık ve Türk milliyetçiliği yüzünden öğrendiler. Unutmayalım, geçen yüzyılın başında İstanbul’un nüfusunun yarısı Müslüman değildi ve bunların çoğu Bizans’ın devamı olan Rumlardı. Türkler özellikle Cumhuriyetten sonra şehrin kendilerinden önceki bu sahiplerinin varlığından hep huzursuz olmuşlardır. Batılılaşmayı önemseyen Türkler ise Fetih’in altını çizmekten hoşlanmazlar. 1953’teki Fethin 500. yıl törenlerine, yıllar süren hazırlıklara rağmen zamanın Cumhurbaşkanı da, Başbakan da Batılı dostları ve Yunanlıları gücendirmemek için ... Devamı

15 02 2012

Türk Edebiyatı"ndaki annem, kızkardeşim ve kızım: Sevgi Soysal

Türk Edebiyatındaki annem, kızkardeşim ve kızım: Sevgi Soysal |  görsel 1

  Türk Edebiyatı"ndaki annem, kızkardeşim ve kızım: Sevgi Soysal Sevgi Soysal, coşkusu taze, acıyla alay edebilen, cıvıl kahkahalı, hüzün gözlü ve gözüpek bir kadındı. O, anneliğini yazı hayatından ayırmayacak kadar sahici bir kadın, mükemmel görünmek için çırpınmayacak kadar özgüvenli bir dişi, delidolu ve yaramazlığını saklamayacak kadar oyuncu bir çocuk-yetişkindi.  Buket Uzuner Büyük yazarlar ve şairler, eseriyle daha tanışır tanışmaz bizi çarpmış, sarsmış, hayat yolumuza bir demet ışık, bir kucak çiçek bırakmış olanlardır. Onların adı her anıldığında o çarpışma anı tazelenir ve şükran duyarız. Hayatımıza özellikle ilk gençlik yıllarında böyle önemli katkıda bulunan yazarlar aslında bizim düşünsel ve sanatsal akrabalarımızdır.  Sevgi Soysal, roman ve hikâyelerini benim kuşağım henüz çok gençken yazıp, yayımlıyordu. Türk ve dünya klasiklerini okumadan "adam"dan "kadın insandan" sayılmayacak bir değer ve kalite anlayışının sürdüğü 1970’lerin ortalarıydı, yani onun eserleriyle tanıştığımızda çoğumuz Nazım, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Attila İlhan, Dostoyevski,Woolf, Sartre, Camus, Kafka yollarından geçmiş bir gençliktik. Ancak, "78 Kuşağı" diye de anılan benim kuşağımı galiba en çok Sevgi Soysal etkiledi. Baksanıza bu kuşaktan hemen her yazar mutlaka en az bir tane Sevgi Soysal yazısı yazmadan edemiyor(uz)! HAYATI ROMAN, KENDİ GÜZEL, EDEBİYATI SAMİMİ Sevgi Soysal erken öldü; O, hayatı roman bir insan, kendisi güzel bir kadın, eserleri çok samimi bir yazardı. Sevgi Soysal, coşkusu taze, acıyla alay edebilen, cıvıl kahkahalı... Devamı

15 02 2012

Tüylerimi diken diken eden şiir…

Tüylerimi diken diken eden şiir… |  görsel 1

  Tüylerimi diken diken eden şiir… Haberler - Mustafa Mutlu 05 Şubat 2012 Bu hafta yine yeterince “sert” geçti… Gençliğe Hitabe üzerinden Atatürk‘e saldıranlar, dindar gençlik yetiştirme tartışması derken beynimiz yine kaynama noktasına geldi. Bu “gerilime” kendi açımdan bir günlük mola vermek ve “aruz vezniyle yazılmış bir taşlama”yı sizinle paylaşmak istiyorum. Bana da cuma günü bir okurum gönderdi ve okuyunca elektrik çarpmışa döndüm! Şiirimizin şairi belli değil, “Aşık Kul Hakkı” mahlasını kullanıyor. Bakalım siz neler hissedeceksiniz? ZAT-I ŞAHANE’YE Millet seni bekledi Sultan Fatih’ten beri, Padişahım sayende tarihe döndük geri. Suriye’yi fethettin, titrettin İsrail’i, Umarım, Amerika bundan ders almış olsun. Devrinde ne konuşan, ne kitap yazan kaldı, Hırsızın, uğursuzun dosyaları aklandı. Hainler (!) Silivri’ye, Hasdal’a postalandı, Korkarım, zulmedecek kimse kalmamış olsun. Bin değil, yüz bin mele az gelir memlekete, Kurulmalı tez elden her köye bir medrese. Örtülü ödenekten yesinler kese kese, Her cemaat payını, hakça bölüşmüş olsun. Sayende sindi terör, sıfır sorun netleşti, Hem Sarkozy hem Merkel karşında cüceleşti. İran demokrat oldu, Mısır tam laikleşti, Dilerim ki ümmetin, dehanı sezmiş olsun. Özel mahkemelerin el atıyor her işe, Okunuyor rakibin beynindeki düşünce. Muhalefet yönünden ters bir rüzgar esince, Sabaha karşı eve polis gelmemiş olsun. Beşikteki bebeler Arapça “hu” çekecek, Öğrenciler umrede ahlakı öğrenecek. Cinsel taciz, iş... Devamı

14 02 2012

Türk Edebiyatı"ndaki annem, kızkardeşim ve kızım: Sevgi Soysal

Türk Edebiyatındaki annem, kızkardeşim ve kızım: Sevgi Soysal |  görsel 1

  Türk Edebiyatı"ndaki annem, kızkardeşim ve kızım: Sevgi Soysal Sevgi Soysal, coşkusu taze, acıyla alay edebilen, cıvıl kahkahalı, hüzün gözlü ve gözüpek bir kadındı. O, anneliğini yazı hayatından ayırmayacak kadar sahici bir kadın, mükemmel görünmek için çırpınmayacak kadar özgüvenli bir dişi, delidolu ve yaramazlığını saklamayacak kadar oyuncu bir çocuk-yetişkindi.  Buket Uzuner Büyük yazarlar ve şairler, eseriyle daha tanışır tanışmaz bizi çarpmış, sarsmış, hayat yolumuza bir demet ışık, bir kucak çiçek bırakmış olanlardır. Onların adı her anıldığında o çarpışma anı tazelenir ve şükran duyarız. Hayatımıza özellikle ilk gençlik yıllarında böyle önemli katkıda bulunan yazarlar aslında bizim düşünsel ve sanatsal akrabalarımızdır.  Sevgi Soysal, roman ve hikâyelerini benim kuşağım henüz çok gençken yazıp, yayımlıyordu. Türk ve dünya klasiklerini okumadan "adam"dan "kadın insandan" sayılmayacak bir değer ve kalite anlayışının sürdüğü 1970’lerin ortalarıydı, yani onun eserleriyle tanıştığımızda çoğumuz Nazım, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Attila İlhan, Dostoyevski,Woolf, Sartre, Camus, Kafka yollarından geçmiş bir gençliktik. Ancak, "78 Kuşağı" diye de anılan benim kuşağımı galiba en çok Sevgi Soysal etkiledi. Baksanıza bu kuşaktan hemen her yazar mutlaka en az bir tane Sevgi Soysal yazısı yazmadan edemiyor(uz)! HAYATI ROMAN, KENDİ GÜZEL, EDEBİYATI SAMİMİ Sevgi Soysal erken öldü; O, hayatı roman bir insan, kendisi güzel bir kadın, eserleri çok samimi bir yazardı. Sevgi Soysal, coşkusu taze, acıyla alay edebilen, cıvıl kahkahalı... Devamı

14 02 2012

Fatma Aliye’nin yeniden doğuşu

Fatma Aliye’nin yeniden doğuşu |  görsel 1

  Kıymetlimiz Fatma Aliye’nin yeniden doğuşu Üç yıl kadar önce yeni çıkan elli liralıkların üzerinde bir kadın yazarın, Fatma Aliye’nin yer alacağını duyduğumda çok sevinmiştim. Elbette o dönemde ona yönelik yersiz birçok tartışmanın ortasında şu cümleye duyduğum inancımı da hep taze tutarak: Bizim gibi ülkelerde bir kadın için yazı yazmak olup olmamak arasında gidip gelmektir! “Abartıyorsun!” diyebilirsiniz. Bense cümlemi yinelemekten yanayım...  Müge İplikci Şu an yazın ve basın dünyasında yaşadıklarımız, dolayısıyla sahip olduğumuz alanların görece somutluğu ve bu alanların kadınlara sağladığı gözle görülür haklar bu cümleyi abartılı, duygusal bir ifade olarak anlamamıza yol açabilir. Gel gelelim geçmişin romantik dekoru ve bu dekorun sisler içersindeki tuali biraz kanırtıldığında vakti zamanında işin ne kadar vahim bir halde olduğunu şıp diye anlarsınız. Ortaya çıkan engebeli, sisler içersindeki bir yoldur!  Ne yazık ki anneannelerimizin anneanneleri, hatta anneannelerimiz, eğer şanslıysalar okuma yazma öğreniyor ve o çetrefil yola iyi kötü çıkabiliyorlardı! Ne yol ama! Bu yolda eğer çok çok şanslıysalar düşündüklerini yazmaya cesaret edebiliyorlardı. Çok çok çok daha şanslıysalar, kısaca kader yüzlerine gülerse yazdıklarını yayınlatabiliyorlardı! Ama gelin görün ki alınteri ve göz nuru dökerek yazdıkları bu metinlere imzalarını bile koyamıyorlardı! Erkeklerden daha az yetenekli yazarlar ya da şairler oldukları için  değil. Bu yolda yok sayıldıkları için... Size tanıtmaya çalıştığım bu kitap bunları yaşamış bir kadının öyküsü işt... Devamı

14 02 2012

http://sairbekirkocak.blogcu.com/

http://sairbekirkocak.blogcu.com/ Devamı

10 02 2012

Anılar sinemasında bir yüz: Erden Kıral

  Anılar sinemasında bir yüz: Erden Kıral 03/02/2012 Yazı Boyutu Erden Kıral'ın 'Aynadan Yansıyan Hatıralar'ında Yılmaz Güney'den Vedat Türkali'ye, Türkan Şoray'dan Zeki Müren'e uzanan pekçok anekdot var Erden Kıral SARPHAN UZUNOĞLUArşivi     “Krallar Kralı setinde hızlı çalışma ve planların sırasız çekimi nedeniyle kafam karıştı. İşi bırakmaya karar verdim. Seti terk ederken Yılmaz, (Güney) “Gitme, sete dön! Başta ben de zorlanmıştım, sen de yapabilirsin,” dedi. Yılmaz müdahale etmese bir daha film yapımıyla belki de ilgilenmezdim. Benim açımdan tarihi bir andı.”  Bu cümlelerin sahibi, Türkiye sinemasını biçim ve içerik yönünden etkileyen, o sinemayı siyasallaştıran, kapitalizmin saldırısı altında vahşice ticarileşmeye mahkûm edilen Türkiyesinemasını yeni bir cephe ile tanıştıran Erden Kıral. Erden Kıral bu kendine özgü yolculuğu yine kendi kaleminden çıkan ‘Aynadan Yansıyan Hatıralar’ ile somut bir belgeye dönüştürüyor. Kıral, yarattığı özgün, sisteme aykırı ve kapitalist sanat üretim süreçlerinin özüne muhalif tarzıyla bu kez izleyicilerin değil, okurların konuğu oluyor. Sinemayı bırakmaktan vazgeçtiği o tarihi anın bizim için ne denli talihli olduğunu kanıtlıyor.  Hakikatle yüzleşmek  ... Devamı

10 02 2012

Türk Edebiyatı"ndaki annem, kızkardeşim ve kızım: Sevgi Soysal

Türk Edebiyatındaki annem, kızkardeşim ve kızım: Sevgi Soysal |  görsel 1

  Türk Edebiyatı"ndaki annem, kızkardeşim ve kızım: Sevgi Soysal Sevgi Soysal, coşkusu taze, acıyla alay edebilen, cıvıl kahkahalı, hüzün gözlü ve gözüpek bir kadındı. O, anneliğini yazı hayatından ayırmayacak kadar sahici bir kadın, mükemmel görünmek için çırpınmayacak kadar özgüvenli bir dişi, delidolu ve yaramazlığını saklamayacak kadar oyuncu bir çocuk-yetişkindi.  Buket Uzuner Büyük yazarlar ve şairler, eseriyle daha tanışır tanışmaz bizi çarpmış, sarsmış, hayat yolumuza bir demet ışık, bir kucak çiçek bırakmış olanlardır. Onların adı her anıldığında o çarpışma anı tazelenir ve şükran duyarız. Hayatımıza özellikle ilk gençlik yıllarında böyle önemli katkıda bulunan yazarlar aslında bizim düşünsel ve sanatsal akrabalarımızdır.  Sevgi Soysal, roman ve hikâyelerini benim kuşağım henüz çok gençken yazıp, yayımlıyordu. Türk ve dünya klasiklerini okumadan "adam"dan "kadın insandan" sayılmayacak bir değer ve kalite anlayışının sürdüğü 1970’lerin ortalarıydı, yani onun eserleriyle tanıştığımızda çoğumuz Nazım, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Attila İlhan, Dostoyevski,Woolf, Sartre, Camus, Kafka yollarından geçmiş bir gençliktik. Ancak, "78 Kuşağı" diye de anılan benim kuşağımı galiba en çok Sevgi Soysal etkiledi. Baksanıza bu kuşaktan hemen her yazar mutlaka en az bir tane Sevgi Soysal yazısı yazmadan edemiyor(uz)! HAYATI ROMAN, KENDİ GÜZEL, EDEBİYATI SAMİMİ Sevgi Soysal erken öldü; O, hayatı roman bir insan, kendisi güzel bir kadın, eserleri çok samimi bir yazardı. Sevgi Soysal, coşkusu taze, acıyla alay edebilen, cıvıl kahkahalı... Devamı

10 02 2012

Fatma Aliye’nin yeniden doğuşu

Fatma Aliye’nin yeniden doğuşu |  görsel 1

  Kıymetlimiz Fatma Aliye’nin yeniden doğuşu Üç yıl kadar önce yeni çıkan elli liralıkların üzerinde bir kadın yazarın, Fatma Aliye’nin yer alacağını duyduğumda çok sevinmiştim. Elbette o dönemde ona yönelik yersiz birçok tartışmanın ortasında şu cümleye duyduğum inancımı da hep taze tutarak: Bizim gibi ülkelerde bir kadın için yazı yazmak olup olmamak arasında gidip gelmektir! “Abartıyorsun!” diyebilirsiniz. Bense cümlemi yinelemekten yanayım...  Müge İplikci Şu an yazın ve basın dünyasında yaşadıklarımız, dolayısıyla sahip olduğumuz alanların görece somutluğu ve bu alanların kadınlara sağladığı gözle görülür haklar bu cümleyi abartılı, duygusal bir ifade olarak anlamamıza yol açabilir. Gel gelelim geçmişin romantik dekoru ve bu dekorun sisler içersindeki tuali biraz kanırtıldığında vakti zamanında işin ne kadar vahim bir halde olduğunu şıp diye anlarsınız. Ortaya çıkan engebeli, sisler içersindeki bir yoldur!  Ne yazık ki anneannelerimizin anneanneleri, hatta anneannelerimiz, eğer şanslıysalar okuma yazma öğreniyor ve o çetrefil yola iyi kötü çıkabiliyorlardı! Ne yol ama! Bu yolda eğer çok çok şanslıysalar düşündüklerini yazmaya cesaret edebiliyorlardı. Çok çok çok daha şanslıysalar, kısaca kader yüzlerine gülerse yazdıklarını yayınlatabiliyorlardı! Ama gelin görün ki alınteri ve göz nuru dökerek yazdıkları bu metinlere imzalarını bile koyamıyorlardı! Erkeklerden daha az yetenekli yazarlar ya da şairler oldukları için  değil. Bu yolda yok sayıldıkları için... Size tanıtmaya çalıştığım bu kitap bunları yaşamış bir kadının öyküsü işt... Devamı

10 02 2012

Orhan Pamuk’un yeni kitabını yayımlamak, bizim ayrıcalığımız ola

  Orhan Pamuk’un yeni kitabını yayımlamak, bizim ayrıcalığımız olan bir heyecan, fiyakalı bir iş! 1980 Askeri darbesinin Türkiye’nin üzerine ağır bir gölge gibi çöktüğü bir dönemde kurulan İletişim Yayınları için yayınevinden Tanıl Bora “çoksatarlıktan ziyade hepsatarlık önemli” diyor.  İletişim Yayınları’nın kuruluşuna baktığımızda 1980 Türkiyesi’nin koşullarının etkili olduğunu görüyoruz. Bu çizgi, süreç kendi içine neleri alıp neleri bıraktı? İletişim Yayınları 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında, askeri rejimin seçimlere hazırlandığı dönemde kuruldu. Kuruluşundaki kaygı, demokratikleşme sürecinin güçlü ve sahici bir temele oturmasına katkıda bulunmaktı. Nitekim yayınevinin 1980’lerin ikinci yarısındaki ilk dönemine damgasını vuran asli faaliyet, güncel politik haber yorum dergisi Yeni Gündem’in çıkartılması idi. Onun yanı sıra bir ekonomi, bir gençlik, bir sinema ve bir popüler tarih dergisi çıkardık o dönemde. 1980’lerin sonunda, Tarih ve Toplum dışında dergiciliği bıraktık ve o vakte kadar ikincil bir faaliyet gibi yürüyen kitap yayıncılığına odaklandık. Gazetecilik-dergicilik deneyiminin kitap yayıncılığına devrettiği bir takım kurumsal yetenekler oldu sanıyorum: belirli bir dinamizm, aktüaliteye duyarlılık, her şeyden önce tabii ilişki ağları. Aslında İletişim’in bu ilk dönemine damgasını vuran bir faaliyet daha var: Ansiklopedi yayıncılığı. “Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi” ve “Tanzimat’tan Cumhuriyet”e ansiklopedileriyle başladı, “Çağdaş Liderler”le sürdü. “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklo... Devamı

10 02 2012

'Türkiye dinamizmini AKP'ye değil Atatürk'e borçlu&#

'Türkiye dinamizmini AKP'ye değil Atatürk'e borçlu&# |  görsel 1

  'Türkiye dinamizmini AKP'ye değil Atatürk'e borçlu' Financial Times gazetesinde yer alan bir yorumda, Türk ekonomisinin dinamizmini AKP'ye değil, Atatürk reformlarına borçlu olduğu vurgulandı    Ayaan Hirsi Ali tarafından kaleme alınan makalede, Arap baharı sonrası baskıcı rejimlerden kurtulan ülkelerin, kendilerine rol model olarak AKP'yi almaları irdelendi. Yazıda, batılı yorumcuların büyük bir bölümünün, Arap baharı sonrası güç kazanan İslamcılar içinde sadece bazı küçük grupların "aşırı" ve "şiddete başvuran" İslamcılar olduğuna, genelde İslamcıların böyle olmadıklarına dair bir "aldatmacaya" inandıkları öne sürüldü. CNNTürk'te yer alan FT makalesinde, geçtiğimiz günlerde Almanya dışişleri bakanı tarafından ileri sürülen, "İslamcılar, batı Avrupa'nın Hristiyan demokratları gibi görülmedilir" şeklindeki açıklamasına da gönderme yaptı ve bu İslamcıların belki de daha çok Türkiye'yi yöneten İslamcılar gibi olduklarını yazdı.  Atatürk'ün en net ses kaydı video için tıklayın Günümüz İslamcılarını savaş sonrası Avrupa'nın Hristiyan demokratları ile karşılaştırmanın "abes" olduğunu savunan Ali, "Ülkelerini Türkiye'deki İslamcılar gibi yönetecekleri şeklindeki sözlerine inanmak da işe yaramıyor. Avrupa'nın Hristiyan demokratları İncil'den ilham aldıklarını savunabilirler ama doğrudan kutsal kitaptan alınan bir yasayı teklif etmeyi tahayyül dahi etmezler. Oysa, kuzey Afrika ve Ortadoğu'nun İslamcıları onlarca yıldır yasaların Kuran'daki surelerden ve başka İsla... Devamı

19 07 2011

"Tarih Tezi" Işığında

"Tarih Tezi" Işığında ALLAH - PEYGAMBER - KİTAP Dr. Hikmet KIVILCIMLI     "Fe-in tevelev Fe- kul hasbiyallâhü Lâ ilâhe illâ hü, aleyhi tevekkeltü ve Huve Rabbül - arşil aziyim." "Eğer yüz çevirirlerse, onlara deki: "Bana Allah yeter. Ondan başka tapılacak ilah yoktur. Ancak ona güvenip bağlandım. Ve o büyük arşın sahibi Rabbimdir".         Peygamberler, ne zaman toplumcul evrimin ağdalı-karmaşık akışından başları dara düşse; kendi çağlarında tarihsel determinizmin en yüksek ifadesi olan (binlerce yıllık kutsallık geleneklerinin kabuğu içinde de bulunsa bilim ve bilgi yüklü olan) "Allah" yorumculuğuna sığınırlardı. Tıpkı modern sosyal devrimcilerin sıkıştıkça "Bize tarihsel determinizm yeter !" deyip demir çarık demir asa bilim - devrim görevlerinde daha fazla yoğunlaştıkları gibi. Çünkü antik peygamberler de kendi ölçülerinde tarihsel devrim görevleriyle müjdelenmiş idiler. Ve tarihsel devrimler en temelde üretici güçler determinizmiyle işleyen komüncül kollektif aksiyonlu insanın, kutsallaşmış (medeniyete geçiş: sınıflı topluma parçalanış) haliydi.         Kutsallaştırma prosesi de insanlık tarihinin açılıp kapanan ama birbirlerini aşamayan üretici güçler cycle'larına: kendilerini yeniden üretiş devirdaimlerine uyar: Kutsallaştırma gidişinin son halkasında, son peygamber, son (veda) hutbesinde şöyle seslenir: "Ey insanlar! Bugünleriniz nasıl kutsal bir gün ise, bu aylarınız nasıl kutsal bir ay ise, bu şehrimiz Mekke nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle kutsaldır, hertürl&uu... Devamı